Nicedir bahar ayına dargınım. Bir anda ortalığı renge bulayıp çekip gitmek de neyin nesi? Dallardan dökülen beyaz kayısı çiçekleri ve mutlaka her köşe başında bulunan kırmızı eriğin pembe çiçekleri…Bir tabloda görsem böyle bir resimde yaşamak istiyorum derim.
Böyle bir resim her yıl yaklaşık bir ay kadar içine kabul eder bizi. Sonra dileyen o resimde kalabilir, dileyen de sürdüregeldiği yaşama devam edebilir.
Peki dileyen o resimde nasıl kalabilir?
Bir mesaj veriyor kainat bana: “Güzelliklerim var evet ama geçici”. Dalların çiçeklenmesine yeni doğum yapmış annenin bebeğine bakar gibi bakıyorum. Sonra o bebek nasıl bir hızla büyüyor, gelişiyor da ya kâmil bir insan ya da bir caniye dönüşüyor? İnsanın da en çiçekli ve geçici ânı; bebekliği midir? Analar da durduk yere “hep bebek kalsanız” diye hayıflanmazmış elbet.
Peki gönlümün baharı ne zaman gelirmiş de ne zaman geçermiş? Ben gönlümün baharını çiçeklenen dallarla eşdeğer mi tutmuşum?
Mahalle komşumuz Şükran teyzenin şu cümlesini oyalasam zihnimin kenarına nasıl olur? “Ahh gızım, ağzının tadı olana her zaman bahar, her yer çiçek.”
Yılda bir kere her an var olmak istediğimiz ânı bize tattıran kâinat, baharın bekasını çabamıza bağlı görür. Öyle ya dargınım diyorum, çiçeklerimi dökmeye karar vermişim. İçime döndüm, inime girdim demekle aynı şey. Neden daldan dala uçan saka kuşu olmayayım?
Kâinat her daim güçlü ve istikrarlı. Zamanı gelince ısıtıyor, zamanı gelince soğutuyor. Yeri geliyor ıslıyor, yeri geliyor sallıyor. Rengarenk bezenip kupkuru da dolaşıyor. Fakat hiç şikayetçi veya dargın değil. Küsmüyor her ne kadar ruhunu yaralasak da. İnadına çiçek verip inadına yeşeriyor.

















