“Ben yaptım Eben… Sonunda başardım. Onu öldürdüm.”
Eugene O’Neill – Karaağaçlar Altında
Yeni ayakkabılar, kırmızı rugan. Yokuş yukarı. Yanakların buz gibi. Kar taneleri. Beyaz tüycükler. Melek kanatları. Yokuş aşağı, tahta kasalarla. Seksek. Kaymak taşı. Yaldızlı çokomel kağıtları. Temize çek anıları. Yokuş yukarı yas. Yokuş aşağı neşe. Aynı mahallede.
Neden bu kadar boş sokaklar? Mahalle kasabı ve bakkalı açmamış kepenkleri. Bir zamanlar ne kadar canlıydı burası. Macuncular, pamuk şekerciler hatta ayı oynatanlar dar sokaklara renk katardı.
Hamamda kadınlar nasıl bayılır?
Ayı, bayılıyormuş numarasıyla sırtüstü yatıyor. O iri patileri ve çarpık ağzıyla hiç komik değil. Sahibine köle olmuş bir ayıyı, aynı sokakta gezdirmek bugün için de mümkün.
Kaldırımdan yürüyorum yalın ayak. Ne araba geçiyor ne de yürüyen bir insan var. Şair Nedim Sokak’tayım. Ihlamur Apartmanı’ndan çıktım, teyzemin evine doğru yürüyorum.
Sol tarafımda, Verem Savaş Derneği’nin bahçe içindeki güzel binası görünüyor. Mor ortancalar, verem ve savaş kelimelerine inat orada.
Babam geliyor aklıma. Ciğerleri kuşatma altında değilken gelmişti buraya. Henüz sadece bir karaltıydı hastalık.
O yangının dumanı. Yirmi yıl boyunca bırakamadığı sigara. Etobur oluşu belki. Haklı olma arzusu. Kemliğin iyiliğe baskın çıkması.
Bu sokağı ve küçük teyzemi severdi babam. Ev yıkıldı, bina yeniden yapıldı. Sadece birkaç yıl ayrı kaldı buradan teyzem. Ama ben şimdi evin eski haline doğru yürüdüğümü farkındayım. Balkonların birbirine komşu olduğu günlere. Bahçedeki uzun masada sofraların kurulduğu, kahkahaların birbirine eklendiği saatlere. Babamın Ihlamur Apartmanı’nda rahat nefes aldığı yıllara.
Evimiz Verem Savaş Derneği’ne çok yakın. Toplasan elli altmış adım. Ayaklarım neden çıplak?
Ayılar ayakkabıya ihtiyaç duymaz. Ve gerektiğinde böğürür.
Etrafta çıt yok hala. Teyzemin evine giden kaldırımda adımlarımı sayıyorum. Kırk yedi, kırk sekiz, kırk dokuz, elli.
İşte demir kapının önündeyim. 22 numaralı apartmanın boyası dökülmüş, grileşmiş. Apartman bahçesindeki çiçeklere ve ağaçlara bakıyorum. Renkler ne kadar canlı. Sümbül kokuyor mis gibi. Taze biçilmiş çim. Islak toprak.
Bahçede bir bebek gibi emekleyen yazarı görüyorum.
Bir bebek mi, yoksa ayı mı?
Yavaş hareketlerle toprağı kokluyor. Benim kokumu da almış olmalı. Aklından geçenleri tahmin edebiliyorum.
Ne işi var burada? Nereden çıktı bu çömez şimdi? Fazla hevesli. Saygılı. Nazik. Çalışkan. Yolun başında daha. Dört ayaklı bir hayvana dönüşmeden yazar olamazsın. Bir törenle ayağa kalkmalısın. Ellerin estetik hareketlerle yüzünde gezinmeli. Parmakların bir keman konçertosu çalar gibi dikkatli.
Yazar beni etrafında istemiyor, belli. Geldiğim yoldan geriye dönüp Verem Savaş Derneği’nin bahçesine giriyorum. Kuytu bir yer buluyorum, gölge.
Karaağaç altında.
Burası sokağın aksine hareketli. Çok hasta var etrafta. Önünden geçerken bomboştu oysa. Kıyamet kopmuş da herkes burada toplanmış gibi. Ağacın altında saklıyorum kendimi. Yazarı görüyorum uzaktan. Bir ayı gibi dört ayaklı. Ne kadar irileşmiş. Tüyleri de parlak. Olacak şey değil. Gücünü toplamış, ayağa kalkıyor. Elleri estetik hareketlerle yüzünde geziniyor. Göğe doğru kaldırıyor başını, sonra kollarını. Ağzını açıyor. Dili ne kadar uzun. Böğürüyor tüm gücüyle. Verem Savaş Derneği’nden içeri giriyor. Bahçede artık. Üstü başı toprak içinde. Ayakları çıplak. Eşiği geçip gözden kayboluyor.
Etrafta dolaşan görevliye yaklaşıyorum. Dudaklarının arasında emzik gibi tuttuğu sigarayı eline alıyor, yüzüme üflüyor dumanını. Gözümün içine doğru baksa da gördüğü ben değilim. Bir savaşı seyreder gibi, “Buyurun” diyor, “bir şey mi sormak istiyorsunuz?”
“Şu yazar,” diyorum, “az önce yanımızdan geçen. Onu tanıyor musunuz?”
“Buradaki herkes tanır yazarı.”
“Neden geldi?”
“Neden olacak, röntgen çektirmek için.”
“Ne zaman çıkar biliyor musunuz?”
“Dört beş saatten önce zor.”
Dört beş saat mi? Aklımı okumuş gibi yeniden konuşuyor.
“En fazla birkaç saniye sürer ama siz bahçede böyle hissetmezsiniz. Yani beklediğiniz için.”
Lacivert tulumu onu diğerlerinden ayırıyor. Gözüme bir medyum gibi görünüyor. Sigarayı tekrar dudaklarının arasına yerleştiriyor. Yanımdan uzaklaşıyor.
Kapıdayım. İçeri girmek iyi bir fikir mi diye soruyorum kendime. Eşikte bekliyorum. Bina uzun koridorlardan oluşuyor. İnce bir duman kaplamış içeriyi.
Eşiği geçince duman azalıyor. Danışmaya doğru yürüyorum. Danışılacak kimse yok ortada. Odaların kapısı beyaz mı, ışıldıyor mu yoksa? Havada kızmış makine kokusu dolaşıyor. Bekleme salonu tıkış tıkış. Öksürük sesleri duyuluyor. Bazen de balgam çıkarma hırıltıları. Buradaki ciğerler dertli.
Tıkırtıları işitiyorum. Koridorun başındaki ilk kapının gözetleme deliğine yaklaştırıyorum sağ gözümü. Yazan, bir erkek. Genç, gözlüklü.
Dört ayaklı bir hayvana dönüşmeden yazar olamazsın. Bir törenle ayağa kalkmalısın. Ellerin estetik hareketlerle yüzünde gezinmeli. Parmakların bir keman konçertosu çalar gibi dikkatli.
Aynı cümleleri tekrar edip duruyor
Başka bir kapıdayım. Yine tıkırtılar… Kaç yazar var bu binanın içinde?
Doktor bekleyen hastalar. Kahve kokusu.
Su sesi. Müzik sesi. Tefin sesi.
Hamamda kadınlar nasıl bayılır?
Şık şık şık.
O sokak. Çocukluğum. Yeni ayakkabılar, kırmızı rugan. Macuncu amca. Limonlu, çilekli, muzlu lütfen. Çubuğa dolanan pembe tüycükler. Pamuk şekerci. Bir tane alabilir miyim acaba? Teşekkür ederim. Aferin yavrum. Her zaman kibar ol. Sınıf farkı diye bir şey yoktur. Allah nezdinde hepimiz biriz. Sakın ağlama. Gözyaşları güçsüzlüğe işaret eder. Ağlak derler sonra. Acılarını yut. Göm onları. Derine. Daha derine. Mikroplu cerahat. Muktedir çok hasta. Günleri sayılı. Eğer babanız ödeseydi… Emeklilik primleri çok önemli. İtaat et yavrum. Eleştirmek düşünsel bir hastalık. Eğer babanız evleri satmamış olsaydı. Hastanede son günlerinde. Para piyasaları. Borsa. Hastanede son günlerinde. Televizyonda sesi yüksek diziler. Kadın yalvarıyor oğluna. Baban çok pişman. Son günleri, ölüyor… Affetmeden yaşanır mı? Baban seni hep sevdi. Acılarını yut. Göm onları. Şarap içmeden yap. Bir danışman bul.
Danışılacak kimse yok ortada. Yazar dört ayak üstünde görünüyor nihayet. Dişlerinin arasında yaslarının röntgeni.
Tefin sesi duyuluyor.
Şık şık şık.
Bayılıyor yazar. Ya da bu bir bayılma temsili. Niye peşindeyim bu deli kadının? Bu bir gösteri sadece. Gerçekte verem bile değil. Veremin temsili. Hepsi benim çırak kalmam için bir oyun mu yoksa?
Ne zaman kurtulacağım bu hiyerarşiden?
Dört ayaklı bir hayvana dönüşmeden yazar olamazsın. Bir törenle ayağa kalkmalısın. Ellerin estetik hareketlerle yüzünde gezinmeli. Parmakların bir keman konçertosu çalar gibi dikkatli.
Nihayet beni gördü. Numara yapmıyor artık.
Tefin sesi kulağımı tırmalıyor.
Şık şık şık.
Bu gösteri canıma yetti.
En iyi yazan, en yaşlı olan mıdır?
Dört ayaklı bir hayvana dönüşmeden yazar olamazsın.
Ayağa kalkıyor. Çok yavaş hareketlerle. Uğursuz bir tören bu. Postunu çıkarırken acı içinde. Kahverengi tüyleri parlıyor. Gözleri ölgün. Tören uzadıkça uzuyor. Posttan tamamen kurtulduğunda kadına dönüşüyor. Yaşlı ve titrek birine. Uzun saçları gençliğinden kalan bir hazine gibi kendini gösteriyor. Düşman gibi süzüyor beni. Saçlarını sağ yana sarkıtıyor. Omuzlarından aşağıya dökülen kara bir nehir. Beni yutmak istediğini düşünüyorum.
Binanın boşaldığını fark ediyorum geç de olsa. Çıt yok etrafta. Sadece ikimiz. Silahına önce davranan diğerinin kafasını havaya uçurabilir.
Ne zaman düşman olduk böyle birbirimize?
Hep mi öldürmek ister anne kızını? Baba oğlunu? Usta çırağını?
Tefin sesi kulağımı tırmalıyor.
Şık şık şık şık.
Bana doğru yürüyor. Ayağında ince topuklularla. Kırmızı elbisesi dantelli. Meydan okuyan bakışlarla yanımdan geçerken bir ayıya dönüşmek için büzülüyorum. Verem Savaş Derneği’nde. Postumun içine yerleşene kadar yavaş hareketlerle… Uğursuz bir törenle.
Tüylerim ışıldıyor. Dişlerim sivri. Gözlerim canlı. Kara bir ağacın altındayım. Temize çekiyorum anıları.
Hamamda kadınlar nasıl bayılır?
Şık şık şık şık.


















