Son Düzlük

| 15/04/2026

İçimde öyle bir huzur var ki… Kimseye ve kendime herhangi bir açıklama, savunma, dilenme,
şımartma, oyalama cümlesi kurmaya ihtiyacım kalmamışçasına, yorgun ama oldukça uyanık
camdan dışarı bakıyorum. Hemen yandaki binanın yeni yıkılmış beton yığınlarını, epey olmuş da
erimemiş kirli beyaz kar tepeleri olarak algılıyorum. Bina yerle bir olunca şimdiye dek hiç şahit
olmadığım bir ışık giriyor içeriye. Gündüz güneşini başka, gece gölgelerini duvarlardaki yeni
oynaşmalarla bambaşka izliyorum dünden beri.
İçimi bulandıran tek şey annemle yaptığımız telefon konuşmasındaki o cümle: “Şimdi de
kardeşine ve bana sahip çıkacaksın!” Annem bu cümleyi, uzaktan, başka bir şehirden kuruyor.

Nalan, Bodrum’dan eski arkadaşım. Ablası Canan’la Kumburgaz’da oturuyor. Hastane Büyük
Çekmece’de. Gün aşırı yoğun bakım ziyaretlerini kolayca yapabilmek için onlarda misafirim.
Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri saat on bir. Yoğun bakım kapısı açılıyor, görevli hasta isimleri
okuyor ve her hastaya tek bir ziyaretçi, giyiyor önlüğünü, takıyor eldivenlerini, örtüyor maskeyle
yüzünü, sıraya giriyor, atıyor imzasını, yakınının odasına, yatağını doğru, beyaz koridorda
ilerliyorlar tek tip, güya steril kıyafetleri ve kaç kişi varsa onca hikaye dönüp dururken
maskelerinin ardında, varıyorlar makinaya bağlı hayatlarla beşer dakika buluşmaya.
Ben o sabah, hastaneye girdiğimde saat altı suları. Kardeşim arayıp, babamın kalbi durmuş,
müdahale ediliyormuş haberini verdiğinden aşağı yukarı yirmi dakika sonra.
Hemen çıkıyorum deyip çantamı toplarken, normalde olsa mutlaka yattığım yatağı, nevresimleri
bulduğum haline getirmeden çıkmayacağım odadan, babam ölüyor, bence toplamasam da olur
deyip Nalan’ın kapısını çalıyorum haber vermek için. Derin uyuyor, bir iki seslenmede
bırakıyorum. Gerek yok kalkmasına. Aşağıya iniyorum. Canan’a sesleniyorum, haber geldi
gidiyorum diyorum. Kalkıyor sarılıyor, teşekkürlerim ağır geliyor sanki, ne yapacağını bilemeyen
bir panik halinde, sonradan gün içinde, nasıl yalnız bıraktık seni, arabaya kadar bile yanında
gelemedim diye dövünmelerini işitiyorum, tek başıma daha rahat olduğumu ifade etmeden önce dakikalarca.

Hemen deniz kenarındaki evden hızla çıktığımda incecik hilal ve yıldız karşımda,
göğü şenlendiriyor. Havanın serinliği rutubetini belli etmiyor.
Arabaya yürüyorum, içim rahat, babam bir insanlık deliliğinden kurtuluyor, entübe edilmiş
ağzının o mağara deliğinden ciğerlerine ve beslemek için burnundan midesine döşenmiş
borulardan azade oluyor, son sözlerinden biri gerçekleşiyor, “Gökyüzüne uçmak ve oradan aşağı
atlamak istiyorum” demesi, bunu söylerkenki ışıltısı ve özgürlüğü çarpıyor yüreğimde,
heyecanlanıyorum. Onun bedenini tamamen bırakmasının şakacı nefesini hissediyorum. Ne
yaptığını bildiğini hissediyorum. Her şeyin farkında olduğunu hissediyorum. Tamamlanmış bir
yaşamın esenliği vuruyor yüzüme denize dik o sokaktan yürürken. Onu çok seviyor oluşumdan
ziyade onun beni ne çok sevdiğini bilerek biniyorum arabaya.
Bu sefer vakitsiz çaldığımda yoğun bakım kapısının zilini, doğruluyor doktor beni, görebilir
miyim diyorum, morgda teşhis ederken görebilirsiniz, sakin olun falan diyor, nasıl sakin olduğum
belki de dışarıdan görünmüyordur, bir önemi yok diye düşünüyorum asansörle aşağı inerken.
Gözyaşlarım usuldan süzülüyor. Yakut geliyor bir süre sonra, aileyi, sevenlerini bilgilendirme
faslı başlıyor, saat sekiz buçuktaki işlemlere kadar hemen karşı kaldırımdaki Sarıyer Börekçisi’nde
çay içip günü organize ediyoruz. “Lavanta kolonyası dökün mezarıma” vasiyetinden
başka bir de tabutun önüne koymak için çerçeveli bir yürüyüş resminde karar kılıyoruz, yakaya
fotoğraf iğne falan kısmından hemen vazgeçerek. Babam milli atletti, seksenine kadar da
sürdürdü düzenli idmanlarını. Stilde dünya ikincisi, hızda Avrupa üçüncüsü ve Balkanların en
hızlı adamı ciddi ciddi babamdı. O dilbaz Erbil gitmiş, son yıl ağzından kerpetenle laf alır
olmuştuk. Sormuştum bir keresinde “Baba neden konuşmuyorsun artık?” “Ben bir yarışçıyım,
yürüyüşçüyüm” demişti, “son düzlükteyim, konuşmak benim için koşmak demek, koşarsam
diskalifiye olurum.”

İdareli kullanıyordu enerjisini. Ekili bir ağacı olmamasıyla gurur duyan,
bizim yolumuz başka diyen bir Bektaşi çırağıydı.
Aynı gün defnettik. Morgda ağzı kan doluyken de gasilhanede gül suları serpilmişken de mis gibi,
ışıl ışıl varlığına sarıldım, öptüm, uğurladım babamı.


Yoğun bakım monologları. Af dilenen, had bilinen bir tevazu hali. Karmakarışık olmuş roller
dolandıkları düğümden kurtulmuş, maskeler gözyaşlarıyla kayıp gitmiş.

12 yaşındaydım ilk söylediğinde, sen benden ileride olacaksın, daha bilinçli olacaksın, daha çok
şey bileceksin… Hem yüreklendiren hem yıllar içinde sahip çıkmam gereken bir borca
dönüşen…
Şimdi hissettiğim, onun çocuğuyum sadece.

Son sözler: “Baba, mücadelenin her anına saygı duyuyorum. Sen nasıl istersen öyle, şahit olmak
benim için bir onur” diye fısıldıyorum, artık tamamen bıraktığı insan kimliğine gözleri
kapalıyken, öpüyorum şişmiş buz gibi ellerini.

Babam Ağustos başından beri huzurevinde, haber geldi, nefes darlığı sebebiyle ambulans
çağırmışlar. Kardeşimle gittik acile, kapalı bilinci ve kaskatı bedeniyle bize “Yolun sonu kızlar”
dedi. O gün yoğun bakım yatağı arayışlarında bekleştik.

Babam üç haftadır huzurevinde. Birkaç görüntülü konuşma, kardeşimin ziyaret gözlemleri,
huzurevinden gelen şarkılı türkülü ama biraz da hüzünlü görüntülerle yetinip ziyarete
gitmiyorum. Huzurevi, Büyük Çekmece, Güzelce’de. Her şey yolunda haberleriyle içim bir nebze
rahat. Tatil yapıyorum, gerçi İstanbul’dan çıkmadan, hatta evden bile çıkmadan, sık sık
babamdan haber alarak geçiriyorum günleri. Aklıma geldiğinde babam ki nerdeyse hiç gitmiyor,
tek bir kritere bakıyorum: Dürüst müyüm kendime? Bana sıkı sıkıya öğretmeye çalıştığı şeyleri
tekrarlıyorum kendime: ne olursa olsun şaşma doğrundan. İstediğin gibi yaşa. Ne istediğini seç!
Ve babamdan tatsız haberler geliyor, yaralar açılmaya başladı, bilginiz olsun. Atlayıp gidiyoruz,
durum hiç iyi değil. Bu kadar çabuk ilerlemesi ve açık yaraları görmek, ızdırabını hissetmek, her
şey yolunda derken, şok edici oluyor. İçim kavruluyor.
Vicdan azabı rak rak rak gelip tepeme dikiliyor. Bakmadın babana azıcık daha, bak ne oldu. Nasıl
iyi tanıyorum o suçluluk duygusunu, nasıl tanıyorum sıkıştırdığı dibi. Ağlamaya utandıran,
kendine gitmelerinin hepsinde suratına yapışan o şımarıklık tokadının ağrısıyla kıvranıyorum
babamdan dönüşte.

Huzurevinin müdürünü arıyorum, oralarda bildiğiniz bir pansiyon var mı,
yakın olmak, sık sık babamı görebilmek için gelip kalabileceğim?

Yok diyorlar. O civardaki pansiyonlara bakıyorum internetten, uygun fiyatlılar var ama garsoniyer olarak kullanılıyor
olabilir, var mı o kadar yüreğin diye soruyorum kendime. Aklıma Nalan geliyor, hiç
tanışmadığım ablasıyla Kumburgaz’da yaşıyor, kesin bilirler uygun bir yer. Saçmalama ne
pansiyonu diyorlar, gel kal istediğin kadar.


Önce babamın yanı, etrafı koklama, babamı kendimden bağımsız bir varlık olarak algılayabiliyor
muyum gözlemi… Keyfi yerinde, tüm sorularımı pozitif yanıtlıyor, ay yemekler şahane, ona
bakanlar fevkalade, Ebru var, direkt onunla ilgilenen, o gelince sanki kısık sesi açılıyor da daha
volümlü konuşuyor babam. Kızın gelmiş Erbil Baba diyor Ebru, gülüyor, hangisi diye soruyor,
büyük olan mı, küçük mü, adımı hatırlayıp hatırlamadığımı ölçüyor. “İşte birinden biri” diyor
muzip muzip. Aklı bu kadar gitmiş olup hala bu kadar isabetli espri yapışına bir kez daha hayran
oluyorum. Bir süre buralardayım diyorum sarılıp vedalaşırken, hani Nalan vardı Bodrum’da, o
buraya yakın oturuyor, onlarda kalıcam, yarın görüşürüz. Tamam canım diyor, keyfine bak.
Babama gidip geliyorum her gün, artık açık açık konuşuyoruz neler olup bitti. Ne utanç var ne
suçluluk duygusu ne pişmanlık ne acıma ne kayırma. Diğer huzurevi sakinlerinden nerdeyse hiç
farkı kalmayana kadar tarafsız bir yerden görüyor gibiyim babamı. Onunla konuştuğum ve beni
duyup cevap verdiği son anlarda “Baba seni sana emanet ediyorum, sana güveniyorum, neyse
uygun olan yaparsın zaten. Ben gidiyorum diyorum, “gideceksin tabii” diyor. Bu öyle bir tabii ki
12 yaşımdan beri kapı açık zaten. Babam inanılmaz tutarlı şeyler söylüyor.

Üç yıldır babama kardeşimle beraber bakıyoruz. Benim fikrim başından beri bir huzurevine
yerleştirmek, babama karşı bir borç hissetmiyorum, ben olsam kendime de öyle olsun isterim,
hem adam sosyalleşecek, yaşıtlarıyla olur valla aşk bile yaşar diye düşünüyorum. Yakut, ben
bakarım babama diyor, bana taşıycam, peki diyorum. Eşim yeni ölmüş, yasın en derin
yerindeyim, her şeye peki demekten başka gücüm yok zaten. Tabii bakamıyor tek başına. Hem
demansı hem fizik becerileri zorlamaya başlıyor. Eşim yeni ölmüş, yaşasaydı o yıl yerleşeceğimiz
Küçükkuyu’da bir oda tutmuşum o sıralar, yalnız gelip yerleşsem olur mu diye sahil araştırmaları
yapıyorum. Yakut “Abla İstanbul’a gel, ben yapamayacağım” diyor. Bir bakıyorum şartlara, ailede
böyle bir ihtiyaç varken yeni bir macera mı Yeşim? Babamı seçiyorum. Kardeşimi seçiyorum ve
ortak bir çilenin içinde geçiriyoruz üç yılı. Babam gittikçe ağırlaşıyor, fiziksel gereksinimleri bir
bebeğe dönüyor, gündemimiz neredeyse yaptı mı, en son ne zaman yaptıya kadar daralıyor.

En zoru sıvı proteinlerin ve ilaçların iyice sıvılaştırdığı dışkıyı, bedeninden temizleme çabası. Gün
geçtikçe daha çok zorlanıyoruz. Bel ağrısından oturup kalkamıyorum. Babamla öyle bir
rezonansa giriyorum ki hem muazzam bir aşk yaşıyoruz öpe koklaya hem de o orada yatıyor ben
yan odada, sürekli halsizim, hep hastayım, bırakın beni yatayım. Son bir yıldır nerdeyse yürüyüşe
bile çıkmıyorum, sokağa çıkmadığımdan sütyen taktığım günler sayılı, gitgide hiçbir şey üremez
oluyor hayatımda ve öyle bir moda giriyorum ki yavaş yavaş, babam bir yerine yerleşsin ben de
öleyim artık, tabii doğal bir yolla, işim bitsin gideyim artık, o kadar bir kuyunun dibinde
geçiriyorum son ayları.
Devlete huzurevi başvurusu yapıyoruz ama oralarda işler çok yavaş işliyor. Özele de
yatıramıyoruz, çok pahalı, o kadar para yok, bakıcı konusu bir muamma, önümüzü hiç
göremiyoruz, ne kadar sürecek bilmiyoruz, kıpırdayamıyoruz, bir nevi babamın ölmesini
bekliyoruz. Bununla yüzleşmek o kadar zor ki…
Derken araştırmalar sonucu Güzelce’deki bir huzurevi buluyoruz. Her şey yolunda. Şaka değil,
çalışanların hali edası, sakinlerle bahçe sohbeti, sakin yakınlarıyla deneyim paylaşımı, girişteki
deske uzanmış sarı beyaz kedi, işleten çiftin Prenses adlı köpeği derken aynı babamın gözleri gibi
mavi yeşil deniz manzaralı huzurevi günleri başlıyor. Babama seni deniz kenarında yatılı bir
okula kaydettik, bastık paraları valla diye takılıyorum. Şaşırtıcı bir şekilde, hiç sevmediği arabesk
tarzında bi şarkıyla uğurluyor bizi: “Merak etme sennnnn merak etmeeeeee sennn”.

O gün konuşmaya nasıl başladıysam öyle bitiriyorum. “Yakut, babama bakacak fiziksel ve
zihinsel güçte değilim artık.”

Sıradan bir gün gibi görünürde. Kardeşim tatilde olduğu için babamla ekstra mesaideyiz. Elimden
geleni yapıyorum, belime iki büklüm olmasın diye nameler dizerek, dayan diyorum Yeşim,
dayan.
Babam o gün hiç durmadan, duramadan içini boşaltıyor, temizlemeye yetişemiyorum, elleriyle
alıp yüzünü, gözünü, göğsünü, her yeri dışkısıyla kutsuyor. Yatakta beceremeyeceğim diye yarı
kucaklayıp yarı sürüyerek duşakabine sokuyorum, sıyırıyorum bezini, suyun tazyiki deli gibi
ama o bile yetmiyor, öyle biçimsiz bir haldeyiz ki duramıyor babam ayakta.

Böyle olmadı, dışarıya çıkarmaya çalışıyorum, bir bakıyorum cildi incelmiş bacağından kanlar akıyor,
vazgeçiyorum. Zaten beceremiyorum.
Düşüyor, başını koruyabiliyorum ancak. O bir metrekarelik duşakabinin içinde, on santimlik dışkı
dolu suyun içinde yatıyor babam.
Bacakları havada, dolu bezi paçasında. Kanın miktarını anlamaktan uzağım.
Babam…
Ya da herhangi bir insan…
Gözyaşlarım öyle birer balon, yapışıp kalmışlar göz bebeklerime.

Kategoriler ANI

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)