“Yalnızca şimdide değil, aynı zamanda geçmişin şimdisinde yaşamadıkça;
yalnızca ölülerin değil, aynı zamanda yaşayanların da
bilincinde olmadıkça yazar ne yapması gerektiğini bilemez.”
T.S.Eliot
Kocaman güçlü kolları vardı fil adamın ama eciş bücüştü. Burnu, boynu, büyüdükçe büyüyen ağzı. Vücudunun her yeri su doluydu ve gün geçtikçe daha çok uzayan burnundan tüm suları boşaltmak istiyordu. Garip bir ses çıkartıyor, bağırıyor, çağırıyor, hortumundan tükürükler saçıyordu. Acı çektiğinde de böyle sevinçten gözü seğirdiğinde de. O garip, o ucube, o korkunçlar korkuncu görünüşünün altında bir prens yaşıyordu, hissediyordu bunu. Ölmek istemiyordu. Biliyordu fil ölürse prens de ölür.
Mezarlığa geliyordu. Seviyordu ölülerle sohbet etmeyi. Diriler onunla konuşmuyordu. Çocuklar masumdur demişlerdi, inanmıyordu artık. Nasıl korkmuştu geçen gün çırpı bacaklı oğlan. Üzerinde yelkenler olan kısacık, lacivert bir şort giyiyordu. Şorttaki yelkenler, fil adamın kulaklarına benziyordu. Sırf bu yüzden peşinden koşmamış mıydı?
Mezarlığın demir kapısını itip içeri girdiğinde güneş batmıştı. Toprak ayaklarından yukarı doğru yükselen tuhaf bir titreşim salıyordu. Sis, sokak lambasının zayıf ışığını yutuyordu yavaş yavaş. Elinde taşıdığı küçük kâğıt parçasını kavradı sıkıca. Notu nerede bulduğunu hatırlamıyor ama kime ait olduğunu merak ediyordu.
Cevabı ölüler verecek. Huzurunu kaçıran, uykularını çalan yüz. Aynalardan kaçmasının nedeni de o yüz değil mi?
“Bitiş, yankı, aşk.”
Bilinmezliğin içine çeken bir davetti kelimeler.
Baş döndürücü, keskin bir koku dolaştı havada. Yıldızlara benzeyen çiçekleriyle iğde ağacıydı bu. Berzah aleminden gelen korkutucu seslerin karşısına dikilmiş gibiydi. Suretini kaybeden ama bulmak istemeyen bir derviş misali ruhunu geceye nakışladı. Ağacın altına oturdu. Dua mı ediyor, ağıt mı yakıyor anlamak zordu. Kıpır kıpırdı dudakları. Sayıklıyordu. Karnına aniden saplanan ağrı şiddetliydi. Nicedir nereden geldiğini bilmediği ilhamın bu ağrıdan kaynaklandığını fark etti. Defterine yazmaya başladı.
Geride kaldı dediği her şey çığ gibi büyümüş, selam vermek için gelmiş gözlerinin önüne. Titriyor. Yeraltı metrosunun rüzgârı vuruyor yüzüne, afallıyor fil adam. Bir bakış, bir tebessüm ya da en azından bir cümle işitmeyi umarak yerinde kalıyor. Adam geçiyor eşiği, düşüyor rayların üzerine. Sonra…
Suretler geçiyor zihninden. Büyüyen, uzayan, şişen, patlayan, pul pul dökülen suretler. Yeraltı metrosu içinden geçiyor bu kez. Yüzlerce yolcu. Tek bir an. En arka köşede yalnız oturan bir adam. Onun aydınlık yüzünü seçiyor kendine.
Şimdi selamsız bir akşamüstü, kaçamak bir göz kırpış aşk. Mecbur. Soluğuna gömecek sözcükleri. Bir ölü suret, bir de diri. Uzatmıyor. Göz bebeğine ilikliyor karşısındakini. Ve uzun zaman sonra ilk defa duyabiliyor sesini: “Sarıl! Şehrin beni terk ettiği yerden, iz bırakmadan sarıl!” Susmak acemilik artık. Konuşmalı. Katil de olsa sevgili de…
Toprağın kokusunu içine çekti yazdıklarını yırtmadan önce. Delilikse delilik. Nefesini iğdenin göğe uzanmış dallarına doğru bıraktı. Usulca. Ağlamak istiyordu. O korkunçlar korkuncu yüzünden gözyaşlarını akıtmak…
Ağacın altından kalktı. Bir mezarın kıyısına yanaştı. İsim bulanıktı. Birbirine dolaşmış ipler gibiydi yazılanlar. Akşamın serin rüzgârı bedenini sarmaladı. Üzerine çiçekler bırakılmış toprağa dokundu. Yeniden açtı yırtık, yitik sayfalarla dolu defterini.
O aydınlık yüzü özledim. Özlemek yakıcı. Hafızam hâlâ diri. Unutmamak iyi geliyor. Unutamayacağımı bilmek de.
Yazdıklarını tırnak içine aldı. İç dünyasına çevirdi bakışlarını, lacivert sularda süzülen yelkenli misali sakince ilerledi fısıltıların arasında. Yüreği ile ruhu arasında sıkışan bedeni direnmedi, nefesini yavaşça saldı. “Hazırım,” dedi kısık sesle. Bahaneler uydurup varmayı ertelediği liman güvenli miydi? Dipsiz bir uçurum ya da derin bir yarıkla karşılaşacaktı şüphesiz. Ne olursa olsun dönmeyecekti. Başını eğdi, kabusa dönüşeceğini zannettiği yerde boşluk değil o yüz vardı. Sanki hiç kaybolmamış gibi canlıydı.
İyice kök saldı içine yazma isteği. Ve elinin titremesine aldırmadan…
Aslında en başından beri biliyordu, ölüm, aşıkların üzerinde sallanan, ne zaman düşeceği belirsiz bir kılıç… Aşka engel mi bir gün öleceğini bilmek?
Kalem düştü, ikiye yarıldı her şey. Fısıltılar sustu çığlıklar kapladı ortalığı. Bölünerek çoğaldı sayfalar. Bu dünya azap. Sayfalar toprağa girsin. O üç kelime gelsin benimle. Bitiş, yankı, aşk.
Mutluluk başkalarının aşkına aitti. Ya da başkalaşan aşklara. Yeniden doğuran karınlar ise kendisine aitti. Yazarın ilham kaynağı mezarlığın hareketleriydi.
Uğultulu bir rüzgâr esti. Toprak geri verdi sayfaları. Taşların üstündeki harfler netleşti. Ölüyoruz. Yeniden doğuyoruz. Ölüyoruz…
Gecenin içine doğru yürürken fısıldıyordu: “Bitiş mi başlangıç mı? Yoksa sadece aşk mı?” Mezar taşlarını tek tek okuyarak ilerlerken bir daha eve dönmeyeceğini biliyordu. Bedeli buydu korkunçlar korkuncu görünmenin.
Öykücüler:
Berna Köker Poljak,
Buket Uçar
Erdem Alpyürük
Eylem Bahçacı
Filiz Tiken
Fulya Taşçeviren
Kaan Bingöl
Leyla Mehmetoğlu Geridönmez
Mehmet Ali Ergin
Nagehan Dermancı
Nazlı Akın
Semih İşevi
Şeyma Ayık
Umut Kaygısız
Öykü Editörleri: Leyla Mehmetoğlu Geridönmez, Nazlı Akın


















