Yas… Tek kelime. Üç harf. Ama her harfin arasında sonsuz bir boşluk var. Sözlük
anlamı, “ölüm veya bir felaketten doğan acı” diyor. Matem. Ama hiçbir sözlük göğsünün tam
ortasında açılan o koca delikten bahsetmiyor. O delikle ne yapacağını bilememekten. Nereye
koyacağını bilememekten. Acıdan midenin bulanmasından.
Kalbin acısının gerçekten fiziksel bir şey olduğunu, acıyana kadar bilmiyordum.
Meğer insanın kalbi gerçekten ağrıyabiliyormuş. Göğsünün ortasına bir ağırlık oturuyor,
nefesin değişiyor, miden bulanıyor. Hafif bir ağrı ekleniyor bu acıya. Sanki bedenin de aklın
kadar şaşkın. Geçmeyecek, bunu biliyor. İnsan yine de bir ümit taşıyor. Belki yarın biraz daha
az acır. Belki bir sabah uyanırım ve bu gerçek değilmiş gibi gelir.
Sonra rüyalar var tabii. Uyumak istiyorsun. Uyu da gör. Konuş. Sarıl. Bir kez daha
sesini duy. Bir kez daha yüzüne bak. Rüyada olduğunu bilmeden birkaç dakika daha yanında
kal. Sonra uyan. Ve yeniden kaybet. Her sabah yeniden.
Sürekli ondan bahsetmek istiyorum. Birileri gelsin, bildiğim bilmediğim anıları
anlatsın bana. Onunla ilgili ne varsa duymak istiyorum. Çocukluğundan, gençliğinden, benim
bilmediğim hayatından bahsetsinler. Ama di’li geçmiş zaman kullanmasınlar. Ne olur. Oraya
hiç yakışmıyor. “…di.” Dünyada sığmadığı tek yer bu iki harf. Çünkü o, benim için bir “…di”
değil. Benim hayatımda hâlâ. Sadece artık benimle aynı yerde değil.
Yas bazen duvarları izlemek. Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak. Bazen hayata
kahkahalarla güldüğün bir anda, bir saniye içinde onun artık sana asla sarılamayacağı
gerçeğinin yüzüne çarpması. Çünkü o kahkahanın içinde onun da olması gerektiğini
düşünmek.
Derler ki ölenler gittiklerini anlamazmış. Bilmiyorum. Belki de insanın içini asıl yakan
şey, onun ne hissettiğini hiçbir zaman bilemeyecek olmak. Sesini bir daha duyamayacak
olmak. Bir daha “Nasılsın?” diyemeyecek olmak. Bir daha anlatacağı bir hikâyeyi
dinleyemeyecek olmak. Tüm üzüntülere her geçen gün yenisi ekleniyor sanki. Tam alıştım
sanıyorsun. Sonra başka bir şey çıkıyor karşına. Bir şarkı. Bir koku. Bir masa. Bir bardak. Bir
cümle. Bir insanın yürüyüşü. Birinin kahkahası. Ve yeniden. İnsan yas tutarken ne kadar çok
şeyin anıya dönüşebildiğini öğreniyor. Doğan güneşi bir ben gördüm çünkü. Artık anlamı yok.
Güneş yine doğuyor. Dünya dönüyor. İnsanlar işe gidiyor. Kahve içiyor. Trafik var.
Mesajlar geliyor. Telefon çalıyor. Birileri âşık oluyor. Birileri kavga ediyor. Birileri doğuyor.
Birileri ölüyor. Dünya, benim içimde bir şey olmuş gibi davranmıyor. Belki yasın en büyük
yalnızlığı da bu. Senin için dünya ikiye ayrılmışken, dünyanın bundan haberi bile yok.
Öncesi. Sonrası. Ve sen ikisinin arasındaki o görünmez çizgide kalıyorsun.
Gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendine ait şeyler de gidiyor bir yerlere. Sanki her
ağlayışında senden de bir parça eksiliyor. Sonsuza kadar görmeyecek olmanın yükünü,
sonsuza kadar değişmiş olan sen taşıyorsun. Çünkü ölüm yalnızca öleni götürmüyor. Geride
kalanların da bir kısmını yanında götürüyor. Ben artık aynı insan değilim. Bunu biliyorum.
Belki eskiden hayatın güzelliğine bakarken sadece güzelliği görüyordum. Şimdi
güzelliğin içinde kaybetme ihtimalini de görüyorum. Bir sofraya otururken bir gün o
sandalyenin boş kalabileceğini. Birinin sesini duyarken bir gün o sesi hatırlamak zorunda
kalabileceğimi. Birine sarılırken, o sarılmanın son sarılma olabileceğini. İnsan bazı gerçekleri
öğrenmek için illa başına gelmesini beklememeliymiş. Ama hayat bazen öğretmenin en
acımasız yolunu seçiyor.
İsyan ediyorum bazen. Yolda gördüğüm yaşlı bir insana bakıp öfkeleniyorum.
Dünyada buna bile yer var da ona mı yoktu, diyorum. Bunun adil olmadığını düşünüyorum.
Sonra suçlu hissetmiyorum. Çünkü yasın olağan akışında isyan da var. Öfke de var.
Kıskançlık da var. Haksızlık duygusu da.
İnsan hep kendine bir neden arıyor. Aradığımız en manasız neden de bu.
“Neden o?”
“Neden şimdi?”
“Neden böyle?”
“Neden başka biri değil?”
Hiçbir cevabın yetmeyeceğini bile bile soruyoruz. Belki insanın “neden” diye
sormasının sebebi gerçekten cevap araması değil. Kontrolü geri almak istemesi. Çünkü bir
neden bulursak, belki bir daha olmayacağını sanıyoruz. Oysa ölümün en korkunç taraflarından
biri de bu. Kontrol edememek. Engelleyememek. Pazarlık edememek. Geri alamamak.
Cem Adrian şarkısında, “İçimde ormanlar yanıyor,” diyor. Acımı en güzel tarif eden
sözlerden biri bu. İnsanın sevdiği biri ölünce, yüreğinde kırk mum yanarmış. Her geçen gün
birer birer sönermiş. Ama son mum, insanın son nefesine kadar onunla kalırmış. Bilmiyorum
bunun gerçek olup olmadığını. Ama mumun ateşi bana bu acıyı anlatmıyor. Çünkü benim
içimde bir orman yanıyor. Üstelik öyle herhangi bir orman değil.
Hayranlıkla izlediği, benimde büyülendiğim; kendimi, hayatı, insanı benzettiğim ağaçlardan oluşan koca bir orman.
Şimdi hepsi yanıyor. Ve ben yangını söndürmeye çalışmıyorum. Çünkü bazı yangınlar
söndürülmek için çıkmıyor. Bazı yangınlardan sonra aynı orman bir daha oluşmuyor. Belki
başka ağaçlar büyüyor. Belki başka bir gölge oluşuyor. Ama o orman bir daha aynı orman
olmuyor.
Bana dair bir şeyler eksiliyor sanki. Sadece onu kaybetmedim. Onunla birlikte benim
bir halimi de kaybettim. Onun yanında olduğum Deniz’i. Onun anlattığı hikâyeleri dinleyen
Deniz’i. Onunla dans eden, kadeh tokuşturan, gülen, bazen saatlerce konuşan Deniz’i. Benim
için dünyanın en güzel hikâye anlatıcısı olan insanın hikâyesinin bir yerde bitmesi fikrine hâlâ
alışamıyorum. Ne kadar severdim hikâyelerini dinlemeyi. Gözleri dolu dolu hayatını
anlatmasını. Geçmişinden bahsetmesini. Bir insanın hayatının içinde dolaşmayı. Şimdi sadece
en yakın arkadaşımı değil, dünyanın en güzel hikâye anlatıcısını da kaybettim. Ve anlatacak
daha çok hikâyesi varmış gibi geliyor. Belki de yasın en acı taraflarından biri bu. Bitmemiş
cümleler. Sorulmamış sorular. Dinlenmemiş hikâyeler. Birlikte yapılması planlanan şeyler.
“Sonra konuşuruz” denilen her şey. Sonra diye bir şeyin artık olmadığını anlamak.
Bazen kendimi şımarık hissediyorum bu acının içinde. “Haksızlık bu,” diyorum. Bana
olduğu kadar kardeşime de. “Benim kadar yaşamadı onunla,” diye düşünüyorum. Sonra
utanıyorum. Kendi acımı onunkiyle ölçtüğümü fark ediyorum. Oysa yasın ölçüsü yok. Kim
daha çok sevdi? Kim daha çok vakit geçirdi? Kim daha fazla anı biriktirdi? Kim daha çok
özlüyor? Bunların hiçbirinin cevabı yok. Herkes kendi kaybettiği yerden yas tutuyor. Ben de
kardeşimin acısını taşımaya çalışırken, kendi acımı bazen elimden bırakıyorum. Kendime
bakmalıyım. Ancak o mahsun dururken bir kenarda, hayatıma ya da acıma devam
edemiyorum. Sanki ben gülersem ona haksızlık olacak. Sanki iyi bir gün geçirirsem onu
unutmuş olacağım. Sanki yeniden mutlu olursam onu daha az sevmiş olacağım. Sonra bunun
da yasın bir oyunu olduğunu anlıyorum. Çünkü sevdiğin birinin ardından acı çekmek, ona
sadakatin tek biçimi değil. Ama bunu bilmekle yapmak aynı şey değil.
Her gün bir oyun oynuyorum. “Seyahate gitti, gelecek.” Bu oyunu oynuyorum.
Telefonu elime alıp bir daha sesini duyamayacağım gerçeğiyle yüzleşene kadar devam ediyor
oyun. Bir anlığına her şey normal. Sonra solgun yüzü geliyor gözlerimin önüne. Son kez
sarılıp ağladığım an. Vedalaşırken bana sarıldığı o son an. Ve insanın hayatında bazı
“son”ların, yaşandığı anda son olduğunu bilmemesi… Bunu düşünmek bile canımı yakıyor.
Keşke bazı anların son olduğunu bilseydik. Keşke son sarılmayı biraz daha uzun tutsaydık.
Son konuşmayı biraz daha uzatsaydık. Son dansı bilerek etseydik. Son kadehi biraz daha
yavaş tokuştursaydık. Ama hayat bize böyle bir uyarı vermiyor. Son olduğunu bilmeden
yaşıyoruz. Belki de bütün hayat böyle. Son olduğunu bilmeden. Bir gün son kez sarılıyoruz.
Son kez gülüyoruz. Son kez “sonra görüşürüz” diyoruz. Ve sonra o kelimenin içinde bir daha
hiç göremeyeceğimiz bir insan saklı olduğunu öğreniyoruz.
Geçmeyecek biliyorum. Miş gibi yapmayı öğreneceğim. Sonra bu role kendimi
kaptırıp gerçekten öyle olduğumu sanacağım. Güne devam edeceğim. İşe gideceğim. Bir
şeylere güleceğim. Yeni hikâyeler yazacağım. Bir şeyler çizeceğim. Bir yerlere gideceğim.
Yeni insanlar tanıyacağım. Belki yeniden çok mutlu olacağım. Ve bir gün, hiç beklemediğim
bir anda, içimdeki o boşluk kendini hatırlatacak. Çünkü yas geçmek zorunda değil. Belki yas,
insanın hayatına eklenen yeni bir odadır. Kapısını istediğin zaman kapatabildiğin ama evden
hiç çıkaramadığın bir oda. Bazen girersin. Bazen kapısının önünden geçersin. Bazen içeride
saatlerce kalırsın. Bazen de fark etmeden günlerce kapısını açmazsın. Ama orada olduğunu
bilirsin.
Ben artık bununla yaşamayı öğreneceğim. Unutmayı değil. Çünkü unutmak
istemiyorum. Acımın geçmesini de istemiyorum belki. Sadece acının beni tamamen
yutmasından korkuyorum. Onu severken kendimi de kaybetmek istemiyorum. Belki yapmam
gereken şey onu hayatımdan çıkarmak değil. Onu hayatımın başka bir yerine koymak. Artık
yanımda yürüyemeyecek. Ama içimde yürüyebilir. Artık sesini duyamayacağım. Ama
anlattığı hikâyeleri hatırlayabilirim. Artık ona sarılamayacağım. Ama sarılmayı öğrettiği
insanlara daha sıkı sarılabilirim. Artık onunla kadeh tokuşturamayacağım. Ama onun anısına
içtiğim her kadehte onu masaya yeniden davet edebilirim.
Belki yasın bir başka adı da budur. Yokluğun içinde varlık aramak. Bir insanın artık
dokunamadığın hâliyle hayatının içinde kalmasına izin vermek. Ve belki bir gün, acım
azaldığında bundan utanmamak. Çünkü acının azalması sevgimin azalması olmayacak. Güzel
bir gün geçirmem onu unutmak olmayacak. Kahkaha atmam ihanet olmayacak. Hayata
yeniden tutunmam onu geride bırakmak olmayacak. Çünkü ben onu geride bırakmayacağım.
Onu yanıma alıp devam edeceğim. Her yeni adımda. Her güzel günde. Her kötü anımda. Her
çıkmazda. Bir şey anlatmak istediğimde. Bir şarkı duyduğumda. Bir kadeh kaldırdığımda.
Gökyüzüne bakacağım. Görüyor olmasının umuduyla. Belki gerçekten görüyordur.
Bilmiyorum. Ama insan bazen bilmediği şeylere tutunarak devam ediyor. Ben de edeceğim.
Çünkü artık biliyorum: Bazı insanlar öldüğünde hayatımızdan çıkmıyor. Sadece onlara
ulaşmanın yolu değişiyor. Benim yolum artık gökyüzünden geçiyor. Ve ben ne zaman başımı
kaldırıp gökyüzüne baksam, içimdeki o yanan ormanın arasında bir yerlerde onun ışığını
arayacağım.
Yas geçmeyecek belki. Ama ben yasın içinde yaşamayı öğreneceğim. Ve bir gün, onun
adını geçmiş zamanla değil, hayatımın içinde söyleyebildiğimde anlayacağım: Bazı insanlar
“vardı” değildir. Bazı insanlar hep vardır. Sadece artık başka türlü.
Editör: Leyla Mehmetoğlu Geridönmez





















