Yasın 7 Tonu
Bu notları kaleme alırken içimdeki sıradanlığa bel bağlıyorum.
Roland Barthes annesinin ölümünün hemen ardından yazmaya başladığı günlüğünün (Journal de deuil, 2009) 29 Ekim tarihli sayfasında tam olarak böyle der. Satırların devamı hayatıma bağlanıp tam olarak şöyle bir çember oluşturmaya başlıyor:
Dünyada onun var olduğu bir yerin bulunmaması.
Bir insan hayattayken varlığını düşünmeye ihtiyaç duymayız. Bunu kötüye yormaktansa, o sıradanlık ve alışkanlığın verdiği “güven” hissinden bahsetmek daha yerinde olur. Çünkü birinin hâlâ dünyada olması, düşünülmeye ihtiyaç duymayacak kadar olağandır. Bize dünya hakkında içten içe bir şeyler söyler. O sözlerin sirayet ettiği yerler seçimlerimizi, sevdiklerimizi, gördüklerimizi belirler. Dünyada seni senden önce tanımış biri vardır. Bu değişen gerçekliğimle baş başa vakit geçirirken yüzüme vuran kehribar rengi güneşe fısıldadığımı hatırlıyorum:
Sonsuza dek kendi kendimin sahibiyim ben, bu hep böyle sürecek. Arabada, odada, hastanede veya tuvalette ağlarsam yasımı belli sınırlar içinde tutabilirim. Onsuz geçen zamanların uzun akışıyla karşı karşıyayım.
Kendi kendimin sahibi olmak düşüncesini ilk zamanlarda bir yetişkinlik meselesi sanıyordum. Kendi kararımı vermek, kendimi korumak, düştüğüm yerden yine kendi ellerimle kalkmak gibi. Sonra bunlardan çok daha farklı bir şey olduğunu fark ettim. İnsan babasını kaybedince bazı soruları göndereceği yönü de kaybediyor. O zamana kadar dışarı doğru uzanan birtakım cümleler birden dönüp sahibini bulamayınca insanın içinde dolaşmaya başlıyor.
Henüz hastane koridorlarında koştururken onun dünyada olmadığını düşünmeden geçirdiğim birkaç saat bile tuhaf geliyordu. Eve duş almaya gitsem, markete gitsem veya sigara içmeye çıksam döner dönmez ona sarılıyor, ne kadar özlediğimi gözlerine bakarak anlatmaya çalışıyordum. Hâlâ yalnız olmadığımı kendime kanıtlamak ister gibiydim: “Geçmişimin tanığı hâlâ burada”
İnsan kendi geçmişinin tamamına sahip değildir aslında; çocukluğunun büyük kısmını başkalarının hafızasında taşır. Nasıl güldüğünü, neye korktuğunu, hangi kelimeyi yanlış söylediğini, bir gün neye durup dururken ağladığını senden önce bilen insanlar vardır. Onların hafızasında bir yerlerde hâlâ küçücük yaşamaya devam ederiz. Babam gidince ilk kez geçmişimin bir bölümünün de benim erişemeyeceğim bir yere götürüldüğünü düşündüm.
Bir babanın varlığı insana, farkında olmadan dünya hakkında ne söyler?
Kendini korumak. Kararlarının arkasında durmak. Sahip olmanın verdiği acı tatlı duygularla yüzleşmek. Hiçbirini yapamayıp sadece o boşluğu fark etmek. Hiçbirine bel bağlamadım. Barthes’ın de ne kastettiğini bildiğimden emin değildim. Babam gidene kadar.
Benim tuttuğum yas, bir yaşam düzeninin değil de güven ilişkisinin yasıydı. Kafamda beliren “o his” aracılığıyla bana ulaşıyordu. Yada sabah 6’da başlayan hastane kahvaltılarının üzerine yansıyan kehribar rengi sabah güneşiyle. Yasın mekanlarla sınırlandırılmasının aslında ne kadar kolay olduğunu orada anladım. Yasta yaşamanın nasıl da gerçek olabileceğini.
Bir gün değil. Bir ay değil. Onsuz geçen zamanların uzun akışı söz konusuydu. Yani “yalnızca bugünün problemi değil” derler ya, tam olarak o ciddiyetle seyreden bir akış vardı. Ölümün kendisini düşünmek yerine önümde onun bulunmadığı muazzam miktarda zamanın olması bir problemdi. Bu uzun süreyi ilk kez fark etmek başlı başına bir yas biçimi. Tanışma anlarını bilirsiniz. Genellikle heyecanlı ve kasvetli olur. O yokluğun soyut doğasıyla tanışmak da tam olarak böyle. Titreten bir heyecan ve akışkan bir kasvet.
Güneşin rengi dönmeye başladığı anlarda hâlâ aklıma düşen tek bir kelime oluyor: varlık. Bedenli olmak tanımından öylesine uzak bir kelime haline gelirken arkadan gelen yeni tanım bangır bangır zihnime doğru sesleniyor: “dünyada olmaması”. Çünkü insan zihni bir varlığı kavrayabiliyor, bir ölümü de. Fakat dün burada olan birinin bugün hiçbir yerde olmayışını nereye koyacağını bilmiyor. Dil sorunumuz burada başlıyor.





















