Annem beni hiç ciddiye almıyor. “Salonun ortasında, parkeye gömülmüş bir adam yaşıyor,” diyorum. Kafasını görebiliyorum sadece. Bedeni suların altında. Hayal gördüğümü söylüyor ama ben her şeyi duyuyorum. Konuştuğu zaman sesi insan sesi gibi değil. Evimizin içinde denizin ne işi var zaten? Minik, adamın ölü olduğunu düşünüyor.
Minik, sandalyeyi kaldırıyor, uzaklaşıyor. Kocaman bir burun… Devlerinki kadar. Üzerinde zıplayıp duruyor. “Yapma” diyorum, “sahiden öldüreceksin adamı.” “İnsan hiç burnundan ölür mü?” diyor. “Evin ortasında deniz, denizin içinde koca bir burun oluyor da insan burnundan ölünce mi şaşırıyorsun?” diyorum.
“Babam da böyle ölmedi mi hem? Burnumun direği sızlıyor diye diye…” O böyle dedikçe içim acıyor. Babamı düşlüyorum.
Aniden büyük bir gürültü kopuyor. Eyvah! Deprem oluyor, diyorum kalbim küt küt atarak. Deniz suları aynı anda yükselip tavana doğru yol alıyor. Minik ve ben adamın burnunun üzerinde batmamak için çılgınlar gibi çırpınıyoruz. O ses suyun altından da duyuluyor. Boğuk ama kararlı. Söylediklerini anlayamıyorum. Bu sefer sesini yükselterek “Batmazsınız korkmayın!” diyor. Babamın sesine benziyor. Korku ve şaşkınlık ele geçiriyor bedenimi.
“Yeter artık! Korkutuyorsun beni,” diyor annem. “Doğduğunda da tuhaftın sen. Kömür gibi saçların vardı. Hiç ağlamazdın. Koca gözlerini bir noktaya diker, boşluğu seyrederdin. İçim ürperirdi seni öyle görünce. Alamadım kucağıma. Sütüm de gitti, emziremedim,” diyerek o bilindik doğum hikâyemi dillendiriyor yine. “Gide gide o deli halana çektin. Kurşun döktürmeli, kurşun döktürmeli…” diye sayıklıyor. Babam geliyor aklıma yeniden. Doğduğum günü bayram gibi kutlayan babam…
Erkek çocuk değil deyip burun kıvıranlara inat zıp zıp zıplatıyor kucağında. Sonra annemin kollarına vermek yerine halama koşuyor. Halamın iki kaşının arasında bir dövme var, gözümü kısarak baktığımda dalları yerde kökleri gökte bir ağaca benziyor. Küçük dudaklarımı sevmek için her seferinde üzerime eğiliyor. O ağacın öz suları saçının arasından süzülüyor, teriyle birlikte damlıyor yüzüme. Elem tere… Bu çocuk mucize… Kem gözlere. Her çocuk mucize. Tiftik saçlı halamın sesi bu.
Mucize dediği evladı, Allah nasip etmiyor bir türlü. Eniştem kendisine çocuk veremediği için halamı terk ediyor. Annem ona deli sıfatını layık görüyor çünkü ailenin yarım akıllısı mahkemeye gidiyor. Aynı dramı yaşayan diğer kadınlar gibi durumu kabullenmiyor. Çocuğuna baktığı öğretmen de “Sorun sende olmayabilir, hakkını ara,” diye akıl veriyor ona.
Hâkim, Kibele’ye benzeyen halamın doğurmadığına inanamıyor. Enişteme özgürlüğünü verirken ona ilelebet yalnızlık biçiliyor mahkeme salonunda. Annem odadan çıkar çıkmaz eğiliyor üstüme doğru. “Ben de duyuyorum o boğuk sesleri ama duyulan her ses dışarıdan gelmez…” O an salonun ortasına bakıyorum deniz kıpırdıyor. Halamın sözleri suya düşmüş gibi halka halka yayılıyor. “Peki nereden gelir?” diye soruyorum. İki kaşının arasındaki o ters ağaç gölgeleniyor. “İstemeden gömdüklerimiz içimizde sese dönüşür…”
Minik, göğe doğru uzanan köklerin arasında, o tuhaf boşlukta, az önce üzerinde sevinçle zıpladığı ölü burna dişlerini geçiriyor. Gözlerini kaldırıp bana bakıyor, sinsi sinsi gülüyor. Gölgelerin içinde kemirdikçe kemiriyor burnu. Alnının ortasından kaşlarına uzanan dallar yavaşça çoğalıyor. Kömür karası saçlarına sarılıp onu toprağa taraf çeviriyor.
Sana diyorum…Hey! Sana diyorum…sana! Her şeyi duyuyorsun da beni mi duymuyorsun?
İrkilerek dönüyorum. Minik’in hırıltılı sesini duyuyorum,
“Acı duymuyor…Unuttun mu? O, çoktan ölmüş bir burun…”
Annem kaktüs saksılarını pencere önüne taşıyor, “Kimle konuşuyorsun sen yine?” diye soruyor.
“Ben de istiyorum o ağacı, tam alnımın ortasına çiz, hadi anne, lütfen,” diye tepiniyorum. Minik, ölü adamın yarım burnunu tramplen gibi kullanıyor. Zıp zıp! Çok şeker görünüyor kibrit çöpüne benzeyen bacaklarıyla.
“Ters ağaç mı? Alnına mı? Sonun halanla babana mı benzesin istiyorsun? Dışarı çık arkadaşlarınla oyna hadi.”
“İyi de benim bir tane arkadaşım var, o da tramplende zıplıyor anne. Hem sokağa çıktığımı ne zaman gördün?”
“Demek dövme istiyorsun, alnının ortasına. Gel de çizeyim o zaman.” Annem kınalı kalemini eline alıyor. Heyecandan kalbim duracak sanki.
Aynaya baktığımda alnımın orta yerinde o şekli görüyorum. Annem kahkaha atarak “Burun burun diyordun, al sana burun” diyor. Minik aniden yüzüme yapışıyor. İnce bacaklarını alnıma dayıyor, burnu kemirmeye kalkıyor. “Yapma” diyorum telaşla. Tutup fırlatıyorum sinirimden Minik’i. Bu hareketimden anında pişmanlık duyuyorum.
Ama o da ne? Duvara yapışan Minik koca bir ağaca dönüşüyor. Dalları denizin dibine, kökü taaa tavana uzanan. Annem duvara bakıyor. “Oh be! Artık annem de görüyor benim gördüklerimi,” diye düşünüyorum. Söylenmeye başlıyor, “Hale bak! Leş gibi. Yarın usta bulayım da şu odanın duvarlarını boyasın.”
“Anne lütfen dokunma ağacıma!” diye yalvarıyorum ama nafile.
Boyacının her fırça darbesinde Minik biraz daha kayboluyor. Duvar tümden beyaza dönmeden son bir gayret kendini kurtarıyor, leke gibi düşüyor odanın ortasına. Silkinip boyaları üzerinden atmaya çalışırken, “Göstereceğim ona. Burnundan fitil fitil getireceğim,” diye öfkeyle bağırıyor.
Ben ağlamaktan, Minik öfkeden bitkin, düşüyoruz uykunun derin kuyusuna. Kuyunun dibinde bir el iki kaşımın ortasına dokunuyor. Annemin çizdiği o çirkin burun, dallarını gökyüzüne açmış bir ceviz ağacına dönüşüyor.
“Dalları çabuk kırılır, ceviz ağacı narindir!” diyenlere aldırmadan tırmanıyorum. Kollarım dallarla sarmaş dolaş. Gövdem sanki küçük bir tırtıl, sessiz bir akordeon. Bükülüp açılarak tepeye dikiyorum gözlerimi. Yapraklarla aynı renkteki cevizler seçiliyor yükseldikçe. Bir çıtırtı… Arkamdaki gölgeyi hissediyorum, sincaptır belki… Aşağı bakarsam başımın dönmesinden korkuyorum o yüzden beni takip etmesine izin veriyorum minik karaltının. Sol elimle kopardığım cevizler ceplerime sığmıyor. Sağ elim de doldu. Bir çıtırtı daha… Ayağım boşluğa düşünce her tarafıma tırnaklarıyla çizikler atıyor hain ağaç…
Yerden kalkıyorum, evimiz kupkuru, deniz çekilmiş, sünmüş balon misali odanın ortasında burun. Ceplerim boş. Avuçlarıma bakıyorum ceviz kabuğunun lekeleri kınalamış onları… Annem kızacak, cinler seni düğüne götürdü yine diyecek. Kekeleyeceğim ku-ku-kuyu, bu-bu-burun, ce-ce-ceviz, de-de-deniz… Kim inanacak şimdi bana?
Öykücüler: (Öyküye giriş sırasıyla)
Nazlı Akın
Fulya Taşçeviren
Şeyma Ayık
Filiz Tiken
Leyla Mehmetoğlu Geridönmez
Barış Özgenç
Nagehan Dermancı
Aylin Tamakan
Öykü Editörleri: Leyla Mehmetoğlu Geridönmez- Nazlı Akın





















