“Çocukluğumuzdan Beri “Bir “Varmış” Bir “Yokmuş”” Deriz, Ama “Varmış”ı Beynimize Kazırken “Yokmuş”u Yok Varsayarız, Yaşam Sanki “Varmış”larla Doluymuş Gibi. Oysa Yaşam; “Var”larla, “Yok”larla Doludur, Oysa Biz Bile, Bir Varız, Bir Yokuz…”
Yukarıda ki paragraf sevgili Mehmet Refik Yücel’e ait. Notlarım arasında karşıma çıkınca dönüp dönüp tekrar okudum. Yaşam sanki varmışlarla doluymuş ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp duruyoruz?
Yaşamın en büyük gerçeklerinden, en normal döngüsel aşamalarından biri olmasına karşın ölüm, genellikle hazmedemediğimiz; başımıza veya sevdiklerimizin başına geleceğini bildiğimiz ama konduramadığımız bir olgu. “Hayat pamuk ipliğine bağlı” diye de boşuna demiyor güzel Türkçemiz.
Pamuk ipliğine bağlı hayat. Hayat o kadar da anlık bitebilecek bir şey mi? Bizden uzak gördüğümüz bu soğuk gerçeğe yaklaşımımız, yakınlarımızın başına geldiğinde öyle olmuyor. Biliriz aslında bu kavramı ama bunu bilerek ve düşünerek yaşayamayız. Sonra sevdiğimiz ve yakından tanıdığımız birinin kayıp haberini alırız.
Önce şok yaşarız, inanmayız, kabullenmeyiz, sonra gerçeği net bir şekilde görmemize neden olan hayatın gerçekleri, karşımıza çıktığında kabul ederiz. Çünkü artık dokunmak istediğimiz, sarılmak istediğimiz, öpmek istediğimiz, birlikte kahkahalar atmak istediğimiz, birlikte yaşamak istediğimiz insana fiziksel olarak ulaşamayız. Onu sevdiğimizi artık söyleyemeyeceğimiz gerçeği ile karşı karşıya kalırız.
Bu yaşıma kadar birçok sevdiğimin “öte”ye geçişine tanıklık ettim. Son Türkiye ziyaretimde, çok sevdiğim ve 90 yaşında zatürre olduğunu duyduğum, hastaneden evine dönmüş ve toparlanmaya çalışan Dursun eniştemi ziyaret etmek istedim. Bir Cuma sabahı İstanbul’dan Kütahya’ya doğru yola çıkmayı planlarken kızı/kuzenim aradı. “Babamı kaybettik”. Sözün bittiği yer ve an. Tek söyleyebildiğim geliyoruz ve ikindi namazına bekletin demek oldu.
Eniştem caminin gasilhanesine götürülmüştü, biz eve vardığımızda. Hemen yanına koştum. Ellerimle yıkadım. Soğuk alnından ve bembeyaz sakallarının olduğu yanaklarından öptüm. Kefenledim.
Kütahya’nın kaplıcaları meşhurdur ve eniştem kaplıcaya gitmeyi çok severdi. Küçükken ziyaretlerimizde birlikte giderdik. Meslek sahibi olup, para kazanmaya başlayınca ben götürmeye başlamıştım onu. Beni çocukluğumdan beri yıkamayı severdi. Ben de onu yıkardım. En son bir yıl önce yine bu ritüelimizi gerçekleştirmiştik. Onu yıkarken “Bak borçlu kaldın bana, ben seni yıkadıktan sonra sıra sendeydi” dedim. İmam, tuhaf tuhaf baktı yüzüme.
Bugün varız, yarın yokuz. Bir gün varız, bir yokuz, hatta belki de zaten yokuz, acayip bir rüyanın içindeyiz! Kim bilir?
Eniştem de artık yok. Açılan çukura bedenini yerleştirdikten sonra imamın okuduğu duayı dinlerken, kendi adıma bu anların en önemli ve büyük dersinin, “unutmamak” olduğunu söyleyebilirim. Unutuyoruz…
Dersimiz, unutmamak! Hayata pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu unutmamak! Birden aniden, bütün planlarımızın, işimiz gücümüzün, akışımızın, düzenimizin ve önceliklerimizin bir anda değişebileceği gerçeğini, yaşam ve ölüm döngüsünde bir varmış, bir yokmuş olduğumuzu UNUTMAMAK!
Eski Mısırlılar, ölünce iki soru sorarlarmış insana. Ruhlarının tapınağa kabul edilip edilmemesi, bu cevaplara bağlıymış. Birinci soru: Hayat neşesini buldun mu? İkincisi: Başkaları senin sayende, hayat neşesi buldu mu?
Eniştemin hayat neşesini bulup bulmadığını bilmiyorum ama başta ben olmak üzere birçok insana hayat neşesi olduğunu bilmenin huzuru ile gülümsüyor ve üzerine bir kürek toprağı incitmemeye çalışarak bırakıyorum…


















