“Kimse ölmese ne olurdu?”
Bu soru, kulağa neredeyse masalsı bir temenni gibi gelebilir ama ya bu dilek gerçekleşseydi? Ölümün olmadığı bir hayat nasıl olurdu? Ya ölüm, bir sabah ortadan kaybolsaydı ve insanlar yaşamaya devam etseydi — ama gerçekten, hiç durmaksızın?
Ölüm temalı sevdiğim kitaplar arasında, José Saramago’nun kendine has üslubuyla kaleme aldığı Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş tam da bu soruların peşinden giden bir kurgu üzerine kurulu. 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Portekizli yazarın 2005 tarihli bu romanı, ölüm ve yaşam temalarını alışılmışın dışında bir bakış açısıyla ele alan özgün bir eserdir. Bazı yazarlar vardır; zihinlerinin berraklığı ve hayal güçlerinin genişliği ile bizi kendilerine hayran bırakırlar. Saramago da bu yazarlardan biri kesinlikle. Aslında önümüzde apaçık duran olguları, kimsenin aklına gelmeyecek biçimlerde ele alan bir yazar. Ayrıca bu yeteneğine bir de kendine has biçimsel özellikler ve eşsiz bir hayal gücü katarak edebiyatını muazzam bir seviyeye ulaştırmış oldu.
Hakkında konuşmaktan hoşlandığım ve okuma tavsiyesi olarak sıklıkla andığım bir roman olan Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ta Saramago, hikâyeyi ölümün bir gün ansızın ortadan kaybolmasıyla başlatıyor. İlk anda bu durum bir mucize gibi kutlanıyor. İnsanlar tarafından sevinçle karşılanan bu gelişme sayesinde artık kimse kayıp vermeyecektir ve ölüm korkusu diye bir şey de ortadan kalkmıştır. Ancak Saramago, bunun böyle devam edemeyeceğini göstererek sürdürür hikayesini çünkü zamanla bu durumun toplum üzerindeki etkileri hissedilmeye başlanır.
Mesela romanda insanlar yaşlanıyorlar; ölüm olmadığı için aşırı derecede zor ve sıkıntılı hayatlar sürdürmeye başlıyorlar. Öte yandan hasta oluyorlar ama hastalar iyileşemiyorlar da ölemiyorlar da. Yani hastaların acıları bilinmeyen bir zaman dilimine yayılmış olarak devam ediyor; bu da yaşamı bir tür eziyet hâline getiriyor. Böylelikle zaman geçtikçe fark ediliyor ki bu ölümsüzlük hâli bir lütuf değil, aksine ağır ve katlanılması güç bir yüke dönüşüyor. Ölümün yokluğu, kelimenin tam anlamıyla paradoksal bir şekilde yaşamı yarım bırakıyor. Saramago, sorulduğunda doğallıkla “Ölüm olmasa keşke” diyeceğimiz ve gayet basitmiş gibi görünen bir durumu, tüm yönleriyle göstererek cevabın aslında hiç de bu kadar görünür olmadığını, karmaşık bir hâle getirmiş olur ustalıkla. Hiç kimsenin hayatını kaybetmediği bir dünyayı kurgulayarak insan yaşamının değerini ve ölümün kaçınılmazlığını mercek altına alır. Bu eser, ölümün varlığı ve yokluğu üzerinden derin felsefi ve toplumsal mesajlar sunar. Saramago bu romanda, ölümün sadece bir son değil, yaşamın anlamını kuran en temel eşik olduğunu gösteriyor. Roman ilerledikçe ölüm bir karaktere dönüşüyor, âdeta ete kemiğe bürünüyor. Bu noktadan sonra hikâye, daha da alegorik ve derinlikli bir hâl alıyor.
Ölümün yokluğunun, hayatın doğal döngüsünün bozulmasına yol açtığını gördüğümüz romanda yaşananlar, ölümün aslında yaşamın bir parçası olarak ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Romandaki olaylar, ölümün kaçınılmaz bir gerçek olarak yaşamı tamamladığını, onsuz hayatın anlamını yitirdiğini vurgular. Okurken düşünmüştüm: Yaşamı bu kadar değerli kılan şey, onun sınırlı olması mı? Ölüm korkusu olmadan yaşamak mümkün mü gerçekten, yoksa bu korku yaşamın kıymetini mi belirginleştiriyor?
Roman, bu soruları yanıtlamıyor belki ama içimizde son derece doğal bir şekilde yankılanmalarını sağlıyor. Üzerlerine düşünüp fikir geliştirmek, okura kalmış. Bu bağlamda Saramago, ölümsüzlüğün insanlara mutluluk getirmediğini, aksine varoluşsal bir sıkışmışlık yarattığını gösteriyor. Sonunda ne olduğunu söylemeyeceğim elbette ama romanın bu sıkışmışlıktan çıkışa yönelik bir sonu var.
José Saramago, sıradan gibi görünen bir fikri -ölümsüzlük- olağanüstü bir anlatıya dönüştürüyor. Dili bazen çetrefilli, cümleleri uzun soluklu ama düşüncesi hep berrak. Eğer ölümle yüzleşmek, kaybı anlamlandırmak ve yaşamın kırılgan doğasını edebiyatın içinden görmek isterseniz bu roman size dokunabilir.
13 Haziran 2025




















