Burgazada ve Sait Faik Abasıyanık

,

| 30/06/2022

Burgaz Adası, Burgazada ya da Antigoni. Kendileri İstanbul’daki Prens Adaları’nın büyüklük olarak üçüncüsü olur ve tarafımdan çok sevilir. Özellikle Ada Keyf Restaurant vazgeçilmezimdir ve sahibi Fatma Bucak (Fatoş) ve başlı başına öykü konusu olacak bir cumhuriyet kadınıdır ve bu başlık ile giriş paragrafını okuyan dergimizin editörü sevgili Nazlı eminim konunun nereye bağlanacağının merakı içindedir. Neyse toparlayalım…

Burgaz Adası’na gittiğimde ve Keyf Restaurant’a oturduğumda yüzümü yeşilin bol olduğu Heybeliada tarafına dönmem, açıkçası içimden de çok gelmez. Babam Tuzsuz Deli Bekir’in bir süre tedavi için yattığı, 2005 yılında kapatılmış olan Heybeliada Sanatoryumu gelir aklıma ve düşer yüreğime hüznü. Yüzümü çirkin beton yığını manzaralı İstanbul’a döner, kadehimi başta babam olmak üzere kaybettiğim beni ben yapan güzel insanlar için kaldırırım. Yaşam geride kalanların ölümsüz hatıralarında devam eder, ta ki onlar da yaşamını yitirene kadar der felsefe bile yaparım.

Ve ikinci yudum, ”Bir gün doğup büyüdüğüm topraklardan ayrılmak zorunda kalsaydım, vatan diye en çok yüreğim sızlayarak özleyeceğim yer Burgazada olurdu. Benim için Burgaz vatandır. Ben daha küçücük çocukken, ailece aşık olduk ona. Önce babam, sonra her birimiz tek tek kendimizce… Ve hiç bitmedi bu aşk…” demiş Sait Faik için alınır.

Edebiyatımızın büyük öykücüsüdür ve babam gibi 48 yaşında bırakıp gitmiştir bu boyutu. Sait Faik Abasıyanık’ın öykülerinde de ölümün korkutuculuğu ve dehşet vericiliğine rastlarız. İlk kitabın ilk öyküsünde ölüm, okuru bir ürperti olarak karşılar. “Semaver” adlı öyküde annesi ile birlikte yaşayan Ali, bir sabah annesini yemek odasında elleri masaya dayalı uyuklar vaziyette bulur. Onu uyuyor sanmaktadır. Ali annesini omuzlarından tutup, dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperir.

“Bir Kıyının Dört Hikâyesi” adlı öyküsünde, daha önceden tanıdığı küçük balıkçıya rastlar. Rengi uçmuş olan balıkçı rıhtımın sonunda bir balıkçı ölüsü olduğunu söyler ve ölünün yüzünü şöyle tarif eder:“ Sağlam dişler dökülen yanak etlerinden fışkırmış, Çene poyrazın köpüklerine gülüyor, oynuyordu. Çene etleri bembeyaz dökülmeye hazır gibiydi. Beş on günlük bir balıkçı sakalı bu beyaz etlerin üzerinde küçük sinekler gibi kaçışıyor ve tekrar toplanıyorlardı. En korkunç yeri göz çukurlarıydı. Dipleri hâlâ pembemsiydi. Gözün birisi yoktu. Ötekisi, bembeyaz bir iplikle dışarıya uğramış, sallanıyor, hâlâ uzak dalgalara ve zaman zaman derinlere bakıyordu.”

Öyküdeki ölü yüzüne dönecek olursak, gözün birisi yoktur, diğeri ise beyaz ipliğe bağlıymış gibi sallanmaktadır. Dalganın hareketlendirmesi ile derinlere ya da uzaklara bakar izlenimi verilmiştir. Bu izlenimle, anlamsız olması gereken ölü yüzüne, yine bilinmezlik olan ölümü anlamaya çalışır bir hal verilmiş gibidir. Veya anlayamamanın verdiği şaşkınlık ya da dehşet zannedilen bilinmezlikle yüzleşmenin, ilk temasın ifadesidir. Öyküde, ölünün karşısında korkudan sararmış kişiler arasındaki konuşmalar şöyledir:

-Ben artık yemek yiyemem. Müthiş!

-Kimdir acaba? Çok korkunç.

-Pek ihtiyar da değil. Hakikaten korkunç….

Yazarın ölüm korkusu terimine rastladığımız bir diğer öyküde “Dülger Balığının Ölümü”dür. Öyküde dülger balığına ait Rum balıkçılardan duyduğu ve eskiden canavar olduğuna inanılan bu balığın, Hz. İsa’nın kulağına bir şeyler fısıldamasıyla ehlileştiğine dair açıklamaya yer verir. Anlatıcı bir gün balıkçı kahvesinin önündeki akasya dalına asılmış bir dülger balığı görür. Vücudunu saran zarın titremesini ölüm dansına ve o anı da ruhunun zar dan çekilip çıkıp gitmesine benzeten Sait Faik aynı zamanda onun tatlı bir ölüm hayalinde olduğunu da düşünür. Ama nihayetinde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duyduğunu hisseder:

“Bu hepimizin bildiği bir korkuydu: Ölüm korkusu.”

Öykülerinde ölü / ölüm korkusuna yer vererek aslında konuya toplumsal zorunluluk gereği öğrenilmiş alışkanlıklarla başlayan Sait Faik, bu korkunun “akıl melekesi” ile olan bağıntısına da yer verir. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküde ölüm aklın durduğu yerdir: “Trifon toprağı sevmez ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerlerde yaşıyorlardı.

Sait Faik’in öykülerinde, ölü ve ölüme yaklaşma, onları anlamaya çalışma gayreti fark edilir. Yazar, ölüm ile hiçliği özdeşleştirir ama varlık anlayışının ağır basması sonucu hiçliği güzel görmeye çalışır. “Yalnızlığın Yarattığı İnsan” adlı öyküde “Rüyamda hiçbir şeyi gördüm. Hiçbir şeyi. Hiçbir şey gibi güzel bir şey var mı? Hiçbir şey ölüm gibi güzeldir…” der.

Ölümün faillik izleğine “Sinağrit Baba” adlı öyküde de rastlarız. Sembolize edilerek anlatılan öyküde, sinarit balığı bir kahraman bir ilk çağ kralı gibi tasvir edilir. Ömrü boyunca yalnız yaşamış, ömründe hiç konuşmamış, facialara şahit olmuş, oltalar koparmış olan Sinağrit Baba’nın çetin bir hayatı olmuştur. Ömrünü ölüm kalım mücadelesi içerisinde geçirmiş, hâlâ gücü kuvveti yerinde, avlanabilen bir ilkçağ kahramanıdır. Ancak, Sinağrit Baba bu yorucu ömrü bitirme niyetindedir: “Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtındayken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir ‘vatos’un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var…”

Hiçliği ve ölüm güzellemesini bu kadar içten yapan bir şairi, bir adalıyı, bir öykücüyü, onun evine gidip evinde oturup, eserlerini, mektuplarını okuyup hiç görmeden sevdiniz mi? Ben sevdim. Yürüdüğü sokaklardan hiç geçtiniz mi? Ben geçtim. Onun hayranlıkla ve sevgiyle baktığı Burgazada’ya siz de o gözle baktınız mı? Ben baktım. Ve Sait Faik gerçekten öldü mü? Diye sordunuz mu? Ben sordum…


Kim olduğumuzu biliyor muyuz? Kanımca bilmiyoruz. Kimliklerimiz bu yüzden çok önemli. Ben bir eşim, babayım, yöneticiyim (İşletmekten anlarım biraz... MBA' da sığdırmıştım bir ara eğitimlerimin arasına), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik bölümü mezunu ve 30 yıl bu ülke için fazla romantik kalan böyle bir meslekten rızkını kazanmış biriyim. Çok mu önemli bu kimlikler? Değil. O kadar kendimizden habersiziz ki o kimlikler elimizden alınırsa biz de olmayız sanıyoruz. İnsan oyuncaklarını ne kadar çok önemsiyor, yolun sonunda onlara dönüşmek ve kendini kaybetmek olsa bile... Ben kimim biliyor musun? Hayır bilmiyorum. Peki ya sen? Bildiğim tek bir gerçek var. Burası mucizelerle dolu ve yaşamayan inanamıyor. Ben de uzun müddet inanmadım. Ancak ne mutlu ki görmeyi becerdim. Yaşamak, hayatta kalmaktan çok farklı. Hayatta kalmak ise büyük güç. Bir de o gücü alıp, keyfe, huzura, sevgiye, coşkuya döktüğünüzü düşünün! İşte yaşamak o tarz bir deneyim. Aşkla yapılabiliyor. Aşkla ve tutkuyla yaşanabiliyor. Ne kadar söylesem az, ne kadar sussam tesirsiz! Şükredebiliyorum. 1969 yılında doğduğum ve bir doğuma vesile olduğum için. Sevdiğim, sevildiğim için. Güvendiğim ve güvenildiğim için. Dilerim yaşadıklarımı yaşatacak fırsatım olur çünkü benim minnetten, sevgiden ve dostluktan yana çok tecrübem oldu. İyi ki doğmuşum ve gelmişim. Yapımda ve yayında emeği geçen babam Tuzsuz Deli Bekir'e ve annem Kadriye'ye çok teşekkür ederim! Epiktotes'in dediği gibi "“Saati gelince öleceğim, ama kendisine verileni geri veren bir adam gibi öleceğim.” Dilerim ki hep birlikte geçirilecek zamanımız olsun ve o zamanın değerini kutsayacak sağlık ve özgürlüğümüz! Gerisi bir dalganın köpüğü, bir kuşun kanadı!

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)