Yazarın Ölümü

,

| 06/01/2025

“Kelimeler eylemlere yol açar. Ruhu hazırlar, kıvama getirir ve şefkate yönlendirir,” demiş Azize Terasa.

Kelimeler hem bizi bize gösteren ayna işlevi görür hem de bir ifade aracı olarak en büyük güçtür. Tabii iyi kullanmayı öğrenirsek. Dış görünüşümüze gösterdiğimiz özeni anadilimizden esirgiyoruz çoğu kez. Edebiyat dili en iyi şekilde kullanmayı gerektiriyor. Semih Gümüş, “Edebiyat olmasaydı, insan acılarını üçüncü sayfa haberlerinin dilinden okumaya başlardık. Kendine edebiyat diyen pek çok romanın dilinden uzak değildir o dil,” diyor ve ekliyor:  

“Madame Bovary’nin ya da Anna Karenina’nın trajik hayatı, Raskolnikov’un iç dünyasını kemiren acısı ve şiddeti, Mrs. Dalloway’in yalnızlığı, Joseph K.nın hiçliği, Zebercet’in sıkışan ruh durumu yerine neler yakalayacaktı duyarlığımızı? Edebiyat olmasaydı…”

Büyük yazarlara “Niçin yazıyorsunuz?” diye sormuşlar. Ece Korkut’un yabancı bir dergiden çevirdiği yanıtlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

Jorge Luis Borges:  Ben acil bir soruna bir gerekliliğe cevap vermek için yazarım.

Marquez: Dostlarım beni daha çok sevsin diye.

Italo Calvıno: Çünkü daha önce yazdıklarımdan hiçbir zaman tam olarak hoşnut olduğumu hatırlamıyorum, hep şu veya bu şekilde, yazdıklarımı düzeltmek, yeni çözümler getirmek isterim. Yazma ihtiyacı benim için, üzerini çizmekle, yazılmış bir şeyi başka şeylerle değiştirmekle hep aynı şeydir.

Carlos Fuentes: Çünkü bu yapmayı bildiğim ender şeylerden biridir.

Graham Greene: Zorunluluktan. Bir çıban çıktıysa olgunlaştığında sıkarım.

Friedrich Durrenmatt diyor ki:

“Yazarken bir felaketle karşı karşıyayımdır, hep bir amatör olduğum, yazmayı bilmediğim, hiçbir imgelem gücümün olmadığı, bir boşluğun karşısında olduğum duygusuna kapılmışımdır. Ama bir tutku bu!”

“Karşı konulmaz olduğu için” diyebilirim ben de. Okumak da yazmak da susadığım zaman su içmek kadar doğal benim için ve susuz kalmanın ucunda tatsız tuzsuz bir hayat var. Sanat kalplerimize ilham aşılar, değişmemiz, kendimize dışarıdan bakmamız için bize güç verir.

Bazen bir öyküyü bitirdiğimde kalın ve sarsıcı bir romanı bitirmişim gibi bir hisse kapılırım. Dört beş sayfalık öykünün etkisi gün boyu devam eder. Adeta parçalayarak sindirmeye çalışırım öyküyü. Peki nasıl oluyor da edebiyatın sayfa sayısı az bu formu bizi derinden etkiliyor? Senelerce unutamadığım dönüp tekrar okuma ihtiyacı duyduğum öyküler var. Nereden geliyor bu güç?

Susan Lohafer, “Kısa öyküler yalnızların çığlığıdır” der.

Bir öykü kahramanı yas dolu bir çığlık attığında duyarız o çığlığı, hele çok iyi yazılmışsa gözyaşlarımızı tutamayız. Acısını paylaşırız. Çoğu kez müşterektir yaslarımız ama içimizde sessizce yaşarız acılarımızı. Fakat okurken ya da yazarken “kurmaca” denen gerçekliğin içinde büyülü karşılaşma anları yaşarız. Çoğunlukla da gölgemiz çıkar karşımıza.

Başka birinin güçsüzlüğünü, yetersizliğini, başarısızlığını, hatalarını okurken kendimizden başkası değildir karşılaştığımız. Bu karşılaşmalarla, kendimize dışarıdan bakan bir göze daha sahip oluruz. Yaşamla ve kendimizle ilişkimiz değişmeye başlar. En önemlisi de acıdan kaçmak yerine ona bakma yeteneğini geliştiririz. Çünkü ONUR ORHAN’ın dediği gibi, “Yazmak felakete başkaldırmaktır ama ondan önce felakete bakmaktır.”

Peki felakete, acıya, yasa bakamadığımızda ne oluyor? Acıdan kaçmak için sürüklendiğimiz yerlerde, gözyaşlarımızı sahte gülüşlerle takas etmek, karanlığımızı, uyuşmak için seçtiğimiz yollarla baskılamak bize ne kazandırabilir? Daha önemlisi de kaybettirdikleri.

Frances Weller Yası altına dönüştürmekten söz eder. Yası işlemekle başlıyor bu süreç.Yası işleme kısmı çoğu kez sanatla, edebiyatla ilgili. Bugün bazı yazarların otobiyografik hikayelerindeki kayıplarını, yaslarını kitaplaştırdığını görüyoruz. Yazarın hayatının en savunmasız, en çıplak kısımlarını yazması, yaşadığı acıyı okurun tanıklığına sunması “yası işlemeye örnek” olarak gösterebilir. Örnek vermek gerekirse, Jean Louis Fournier’ın bütün kitapları otobiyografiktir. İki engelli oğlunu gencecik yaşta toprağa verir. “Nereye Gidiyoruz Baba” isimli kitabı yazar. Kendi hikayesidir bu. Eşinden boşanır. Âşık olur. Yeniden evlenir. Ve çok sevdiği eşinin beklenmedik ölümü karşısında DUL’u yazar. Hep kendisinin daha önce öleceğini düşünmüştür. Bu ölüm karşısında yaşadığı çaresizliği, acıyı güçlü bir kara mizahla kaleme alır. Kurgusal olmayan bir anlatı var her iki metinde de.

Yine Roland Barthes’ın YAS GÜNLÜĞÜ isimli kitabı yazarın günlüğünün basılmış halidir. Annesinin ölümü karşısında yaşadığı yalnızlığı, çaresizliği okuruz kitapta. Kurgusal olmayan bir anlatıya örnek olarak gösterebiliriz Yas Günlüğü’nü de.

Roland Barthes, en çok metin yapısı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Fransız bir filozof ve dilbilimcidir.  Yazarın Ölümü isimli kitabında şöyle der:

“Yazmaya geleceğini vermek için efsaneyi yıkmak gerekir. Okurun doğumu yazarın ölümü pahasına gerçekleşmelidir.”  Baerthes’a göre yazarın biyografisi, niyetleri metni yorumlamak için kullanılmamalı. Yazarlık sorununu bir otorite sorunu olarak çerçevelendiriyor.

Yine Yazarın Ölümü Tahlilinde şöyle diyor:

“Yazarın otoritesini reddetmek Barthes için anlamı yönetmeye çalışan herhangi bir kişinin otoritesini reddetmek anlamına geliyordu. Bu, düşüncelerini ve eylemlerini kontrol ederek, başkalarını ezmeye çalışan avukatları, mülk sahiplerini ve hükümetleri de içerir.”

Barthes için yazar kâtip ya da yazan eldir. Okur derken de bir metnin tüm olası anlamlarının içerildiği ve anlaşıldığı kavramsal alanı kasteder.

Barthes’e göre “Yara sizin olmadığı için kıymetlidir.”

Peki öykü formunda yasımızı nasıl yazacağız? Eğer kurgusal olmayan bir anlatı tasarlıyorsak, günlüğü ya da otobiyografik anlatıyı düşünebiliriz. Ama nitelikli öyküler yazmak istiyorsak? Bunun cevaplarına bakalım biraz da.

“Yazarlar yaralarını başkalarının yaraları gibi anlatır. Biz o yaraları kendi yaramız gibi okuruz.” Hakan Akdoğan ve ekliyor:

“Karakterin yarası yazara aitse okur açısından kıymetsizdir. Yara karaktere ait olduğu için önemlidir. Yazar, yarasını karaktere örmelidir. Bu da kendi geçmişinden getirdiği yarasını karaktere farklı bir geçmiş üreterek hikâye zamanında işlemesi demektir. Yazar, yarasını kurmaca alana bırakıp metni terk etmelidir. Bunu başardığında okurun bilinçaltında karanlıklara gömdüğünü harekete geçirir ve karşılaşmayı sağlar. Hayatın içindeyken farkına varamadıklarımızı kurgunun içinde algılamamızın nedeni; kurgunun sağladığı kendimizi dışarıdan görebilme kapasitesidir. Metni okurken kendimize bakan bir kameraya dönüşürüz. Yazan kişi gölgesini bulur karşısında. Kendi karanlık tarafıyla yüzleşir. Bununla barışır. Sonra yarattığı karakterlerin gölgelerini anlamaya ve anlatmaya çalışır. Okuyan da karakterle özdeşleşerek kendi gölgesini tanımaya başlar.”

Yas ve ölümle ilgili kurgusal metinlerden en önemlisi hiç kuşkusuz İvan İlyiç’in ölümüdür.

“Benim ölmem olacak şey değil. Tek kelimeyle korkunç bir şey bu!”

Ölüme hazırlıksız yakalanmanın en sarsıcı örneklerinden biridir İvan İlyiç. Tolstoy’un bu ölümsüz eseri okuru iç dünyasında hiç bakmadığı kuytu köşelere bakmaya zorlar. Hikâyenin en sarsıcı unsurlarından biri de ölümü bekleyen kişinin ihtiyaçlarının göz ardı edilmesidir. Hem de en yakınları tarafından. Eşi ve kızı “hakikatten uzak bir teselliye” muhtaçmış gibi davranırlar İvan İlyiç’e.

“İvan İlyiç’i en çok yaralayan yalandı. Nedense herkesçe kabul gören bu yalana göre yalnızca bir hastalık söz konusuydu, öyle ölümcül bir durum yoktu ortada; hasta sakin bir şekilde tedavisini sürdürürse her şey harika olacaktı. Bu yalan onu kahrediyordu…”

Konfor alanlarından çıkmadan eş ya da baba ölümü düşüncesini savuşturarak sürdürürler yaşamlarını İvan’ın eşi ve kızı. Bu İvan için büyük ıstırap kaynağı olacaktır.

Roman ya da öykü formunda yas ve ölüm temalı eserlere örnek olarak Kafka’nın Yargı isimli öyküsü, Kemal Varol’un “Ucunda Ölüm Var”  isimli romanı örnek olarak gösterilebilir.


Yazan:

Nazlı Akın

1975 yılında İstanbul’da doğdum. 2020’den beri öykü atölyelerinde yazıyorum, derin okuma atölyelerinde nitelikli okur olmaya çalışıyorum. Edebiyat dergilerinde öykülerim, şiirlerim yayımlanıyor. (Varlık Dergisi, Ot Dergi, Tabure, İshak Edebiyat, Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Oggito, Edebiyat Haber) “Bana Benzeme Sakın” isimli öyküm, 2025 Çukurova Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Kül” isimli öyküm, 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Çocukluk Çıkmazı” isimli öyküm, 2024 Asonans Dergi Podcast Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Akide Şekeri” isimli öyküm, 2024 Ayşe Şengöz Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Nalân Roman” isimli öyküm, Oğuz Atay Öykü Ödülleri (2024) sonucunda hazırlanan seçkide yer almaya değer görüldü. “Mavi Saz” isimli öyküm, 3. Eskişehir Kral Midas Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Havada Sümbül Kokusu” isimli öyküm, Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Kurumuş Çiçekler” isimli öyküm, 8. Cumba Edebiyat Yarışması’nda dördüncülüğe layık görüldü. "Yıkacaklar O Evi" isimli öykü dosyası, Mahal Edebiyat Öykü Yarışması'nda kısa listeye kaldı. Yakında kitaplaşacak.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)