ÖYKÜNÜN İYİLEŞTİRİCİ, ‘YAS’IN DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜCÜ

,

| 10/01/2023

SEVENLER SONUNDA BİR YERLERDE BULUŞMAZLAR, ÇÜNKÜ ONLAR EN BAŞINDAN BERİ BİRBİRLERİNİN İÇİNDEDİRLER”

Sevgili ödüllü yazar Asuman Figen Tümer ile öykülerin ve yas’ın gücüne dair  konuştuk.

Öykülerin insanı etkileme gücü nereden gelir? Şair Muriel Rukeyser ‘’ evren hikayelerden oluşur, atomlardan değil’’ der. Neden öykülere, hikayelere bu kadar ihtiyaç duyarız?

Muriel Rukeyser’e katılıyorum. Hikayelerden oluşan bir evrenin içinde olduğumu duyumsadığımda çocuktum. 

İnsanları ikna etmek için öykü anlatmak gerektiğini nasılsa biliyordum.  

Önce anneme, sonra öğretmenime  anlatıyordum  öykülerimi  ilkokulda. 

Hayallerimi dinliyordu İsmail Bey. Şairdi. Her sabah bir şiir okuyarak girerdi sınıfa. 

Orhan Veli’den, Yahya Kemal’den, Cahit Sıtkı’dan, Mehmet Akif’ten, belki de adını anmadan Nazım’dan,  nicelerinden.

Ve beni yüreklendirerek sorardı:

“Bugün ne anlatacaksın bakayım?”  Son derste şarkı söyletirdi bize.


Ben Santa Luca’yı söylerdim solo olarak. Üstelik beyaz güvercinli bir öykü uydurarak sunardım şarkıyı

Şahane adamdı İsmail Bey.

Kimi zaman hamasî, kimi zaman çağdaş bir üslupta devrik cümleler kurardı ders anlatırken. 

Müfredat dışı işler yapıyor diye ceza almıştı. Doğu’da bir kasabaya tayin edildi.  Hayal kırıklığı ve özlemle dolu kısa bir öykü yazdım  İsmail Bey için. 

Bir süre öykülerim sustu.

Ortaokulu yabancı dil ağırlıklı bir özel okulda okuyordum.

Herkesin çekinip korktuğu Muhattar Hanım’ın  tarih dersini öyküleştirerek anlatıp bir de yorum yapıyordum. Sözlüye kaldırıp, bugün ne var bakalım, diye sorduğunda;

“Vasco de Gama Ümit Burnu’nu geçiyor hocam. Ama yeni sömürgeler bulmak  ve can yakmak için, “ diyordum mesela. 

Evde annem keşiflerin sömürgeciliğin nedeni olduğunu anlatmıştı bana. Kovboy filmlerini seyrederken babamla birlikte hep Amerikan Yerlilerini tutardık biz. 

Beni severdi Muhattar Hanım. Ben de onun otoritesini kıran bir şey vardı ve buna özellikle izin veriyordu, birbirimizi  konuşmadan anlıyorduk. Sert ifadesinin altında, aslında aradığını bulamamış, vizyoner,  nitelikli, işini çok iyi yapan, acımasız tavrıyla merhametsiz, yumuşamamak için kendinle savaşan bir kadın vardı.

Çocuk yaşıma karşın onu okuduğumu, hatta içini   gördüğümü o da biliyordu. 

Dosttuk tuhaf bir şekilde. 

O sert mizaçlı kadına öykülerimi dinletiyordum işte!

Öykülerle hayatı paylaşmak güçlü bir bağlantı oluşturuyor insanlar arasında.

Kısa, net ve öze çabuk varan kısa öyküler bellekte yer ediyor.

Öykü mantık süzgecini atlayarak doğrudan kalbe gidiyor çünkü. Ve orada kalıyor.

Bir ulusu dahi ikna etmek için samimi bir öykü anlatmak yeterli. Sahici ve yürektense sözleriniz korteks açılıyor herkes kendi hikayesine eş bir hikayede buluştuğunda aynı rüyayı da görmeye başlıyorsunuz.

Her birimizin bir öyküsü var ve hepimiz insan olma hallerinin hemen hepsini yaşayarak geçiyoruz buradan. Topluca hüznü, neşeyi, umutsuzluğu, umudu, dibe vurmayı ve sıçramayı deneyimliyoruz.

Aynı hikayenin içindeyiz. Birbirimizi biliyoruz. Nedense bilmiyormuş gibi davranıyor,  koruma kalkanlarımızı kuşanıyoruz. Bu yüzden yorgunuz.

– ‘’Bütün dünyada öyküler insanların kendi köklerine yolculuğunu ve evine nasıl geri döndüğünü anlatır’’ der Robert Mck. Kendi köklerine baktığında yolculuğunda sana kanat açtıran kimler oldu? Bize kendinden söz eder misin?

Şimdi son kitabım Figen Apartmanı’nı bitirmek üzereyim. O kitap öykülerimin kaynağı niteliğinde. Çok renkli ve coşkulu bir çocukluk geçirmiş olmam en büyük zenginliğim.  İki büyük savaş sonrası  romantik ve duyguya odaklı bir dünya var. Arka planda Soğuk Savaş olsa da, insan ilişkileri sıcacık.

Kapılar sonuna kadar açık, kalpler de…

Şarkılar, filmler, giysiler, davranışlar harikulade. 

60’lı yıllarda evin girişindeki 100 yıllık aynada kurardım hayallerimi. Kristal kesimli köşelerinden birinden açılan gizli geçidimde oluşurdu öykülerim. Gözlemci bir çocuğun düşleriyle gerçeğin harmanlandığı asıl labaratuvar orasıydı.

Doğduğum evin merdivenleri, çok genç ve güzel komşularımız, büyük anneler, dedem, çiftlik hayatı, taşra, İstanbul, Bebek, Nişantaşı, Moda  ve ilginç kesişmelerle beslenen,  matruşka gibi birbirinin içinden çıkan ve sonsuza dek ilerleyecekmiş gibi tükenmeyen öyküler. 

Öyle çoklar ki, kim isterse verebilirim. Ödünç değil; gerçekten. Çünkü kaynak tükenmiyor.

Köklerimiz geleceğimizi anlatıyor. Köklerimden beslendiğimin farkındayım. 

Kavafis’in İthakası bu gerçeği müthiş bir metaforlar dizisi ile anlatır. 

Dileyelim uzun sürsün  kendimize dönüş yolculuğumuz.  Öğrenerek ve bilgeleşerek, arınarak ve saflıkla bulacağız kendimizi çünkü. 

Yas kelimesi sende nasıl yankı yapıyor? Ailemizde, çevremizde sevdiklerimizi uğurladığımızda çoğu zaman hazır hissetmeyiz kendimizi. Yeniden yaşama gücünü toparlamamız zaman alır. Çok sevdiğin annen ve erken yaşta uğurladığın kardeşin…Nelerden güç alıyorsun?

İnsan ruhunun hüzne, acıya ve yasa da gereksinimi var. Neşeye, coşkuya, kıvanca olduğu gibi.

Geçiciliği deneyimleten sayısız duygu taşıyoruz.  Yas tutmanın ardından beynimiz fiziksel olarak kişiyi zihinsel bir tasarımla orada tutuyor.

O kişiyle  yoğun bir şekilde ilişki kuruyoruz. Yas tutmak bu aslında. İlşkinin sürmesi. Unutmadığınız zaman bağlantı da kopmuyor.  Ağlıyor, üzülüyoruz. Ama yas tutma sürecinde  iç dünyamız zenginleşiyor, inceliyor, duygusallaşarak derinleşiyoruz.

Öte yandan  bu süreci sona erdirmeyi de bilmek şart. Çünkü çok  yıkıcı olabilir.

Dengede kalmak belki de en zorlu deneyimi insanlığın. 

Annem ve kardeşimin âni kayıpları yıkımdı. Zordu. Ama aşmak; onların aslında çok daha güçlü bir şekilde yaşadıklarını da hissettiriyordu. 

Ne güzeldir Rumi’nin bu sözü:

“Sevenler sonunda bir yerlerde buluşmazlar,

Çünkü onlar en başından beri birbirlerinin içindedirler.”

Ataların çektiği acıları, yükleri kimi zaman torunları taşır. Bu yükleri nasıl dönüştürebiliriz? Böyle bir anın var mı? Söz etmek ister misin?

Ailenin etkisini yadsıyamayız, özellikle annemizin mitokondrisini taşıdığımız bir gerçek. Anne çok önemli. Benim hayatımda annem güçlü bir rehber. Kendi yaşam felsefesini oluşturmuş bir kadın. Sezgileri, özgün duruşu, erdemli tavrı ve stili ile adeta bir ikona gibi. Arkadaş ve dost. 

Onun gidişi en büyük sınavımdı sanırım. Yaşama daha güçlü ve korkusuzca tutunmamı sağlayan, uzun bir “yas”ı değil,  yaşamı seçmeme neden olan şey, onun gerektiğinde savaşçı, gerektiğinde sakin ve barışçı tutumunu devam ettirme arzusuydu. Ondan almam gereken  kararlılık, baş etme ve özgürce varolma mitokondrisinin  sürmesi gerekiyordu.  O zaman ölüm de kalkıyordu ortadan. Sadece varoluştu aslolan. 

Atalarımızın hikayesini birbirimizden habersiz yazarken biz de böyle yapmıştık Sevgili Tamara.

Kura’nın kıyısında bırakmadık köklerimizi. Hedeflenen noktaya taşımaya çalıştık. Evrensel bir insanlık hikayesiydi bizimki. 

Onların acılarıyla özdeşleştik. Geleceklerini gösterdik onlara.

Sizi unutmadık, dedik.

Yeniden buluştuk ve döngüyü yaşadık birlikte. Her şey aslına rücu ediyor.

Yazmak, ruhu farklı zamanlarda farklı mekanlara taşımak neler katıyor sana? Nelerden beslenirsin? En çok hangi öykün seni etkiledi?

 Öykülerimi ayırmam mümkün değil.  Hepsi bir zincirin halkası gibi. Sanırım 1976 yılında havacılığa gönül vermemin öykü biriktirmekle de yakın ilgisi var. Dünyayı deneyimlerken, sayısız insan profiliyle karşılaşmak büyük bir zenginlik.

Deneyim her şey hayatta. 

Özgürce dünyayı dolaşabilmek ruhu kanatlandırıyor.  Sınırsızlık duygusu müthiş bir şey. Öğrendikçe öğrenmenin hazzıyla öğrenci kalmayı istemek inanılmaz bir aşkınlık hissi veriyor.  Mekanlar, kişiler, olaylar kendiliğinden oluşarak bizi hikaye et diyorlar. 

İnsanlar kadar hayvanların, ağaçların,çiçeklerin, dağların, denizlerin, derelerin de hikayeleri var. Asıl gıda doğada. Doğa her an sunduğu değişim serüveni ile eşsiz. Hiçbir an diğerine eş değil. 

Görkemi büyülüyor. 

 – Halit Kakınç ile birlikte Japonya’nın efsanevi kraliçesi Himiko’nun hikayesi ‘Her Kadın Ölümsüzdür’ adlı eseri romanlaştırdınız.  Kollektif çalışmanın ve kadının gücünden söz eder misin?

Hep Ursula K.Le Guin, Saramago, Azimov gibi kurgu yazmak isterdim.  Distopik değil ama. Daha iyimser. Mutlu sonlu kurgular.

Halit Kakınç efsanevi Himiko için müthiş bir araştırma yapmıştı. Kitabın sonunda zengin kaynak notlarını göreceksiniz.  Bu bilgiler çerçevesinde Himiko’nun  arkeolog bir kadının bedeninde,   dişil enerjinin gücünü vurgulayan bir temayla enkarne olması söz konusuydu. 

Bu eksende romanlaşması için birlikte yazmayı önerdiğinde hemen kabul ettim. Lucid rüyalar ve fantastik ögeler taşıyan bir kurguyla,  yüzlerce yıl  yıl önce yaşamış barışın temsilcisi bir kraliçenin ruhunu gerçekten duyumsayarak 3.5 hafta içinde romanı bitirdim. 

Bu müthiş bir serüvendi. Şamanik öğretiler, aynalar aracılığı ile inisiye, içsel yolculuklar; güneşin kızı Himiko’ya mı, yoksa çok daha tanıdık birine mi çıkarıyordu insanı?

Her şey bir yola bağlı.

Kitabın özü bu. 

 – Ölümlü olmak ve geçici olmak hakkında ne düşünüyorsun?

 Ölüm ve yaşam göründüğü  kadar karmaşık, merhametsiz  ve acı olmamalı. 

Bir illüzyona inanmak adaletin de varlığını onaylıyor.

Bir izdüşüm. Geçici gölgeler…

Her an herkesin değiştirmeye muktedir olduğu bir program.  Gerçek ben’in sümülasyonunda evrilmesi, dönüşümü  mesela…Bazen eski  resimlerin arasında dolaşırım. O donuk kareler iyi ki var.  Akıp giden bir zamanda bir mola. Unuttuğumuz hatıraların, gülüşlerin, heyecanların o anda öylece kalışı mucize gibi. Yaşadıklarınızı sıraya koydurup yeniden izlettiren bir resmi geçit.

Onları biz biriktirdik. Yazılanlar mı, yazdıklarımız  mıydılar?

Kimin eseri bunlar?

Hayat bu işte.

Anımsadıklarımız kadar.

Unuttuklarımızsa  yoklar.

Unutunca ölüyorlar.

Kalanlarla gidebildiğimiz kadar gideceğiz. Kurgulayarak akıyoruz. 

Ancak bizim kolektif bilincimizdekilerin oluşturduğu  kuşağın bir ayrıcalığı var.

Bizler tel dolaplı evlerden, radyo günlerinden, ideolojileriyle farklı bir genç kuşağın duygularını içselleştirip, digital çağa ulaşmış bir kuşağız. Geçmiş zaman fotoğraflarında objektifin ardındaki kişiyle de temas eden bir bakışa sahibiz.

Bizim şarkı sözlerimiz, melodilerimiz, filmlerimiz başka.

Göz yaşlarımızı tutamamaktan utanmıyoruz.

Sevmekten de…

Saf bir yanımız var.

Eski albümlerin çekiciliğinin nedeni de bu.

Yaşamıştın diyor.

Çocukluk, gençlik, olgunluk bakışlarda görünen bir şey.

Bu nasıl oluyor anlamış değilim.

Her şey gözlerde.

Yalan söyleyemeyen gözlerde.

Çok fotoğraf var.

Bir kısmını yok etmek gerek. Belki de hepsini.

Bazen eski fotoğraflar görürüm eskicilerde, oraya buraya saçılmış yüzler… 

Sahipsiz anılar.

Öksüz kalmış o fotoğraflara dokunamam. Bizimkiler de öyle savrulacak bir gün. 

Bunca yer tutan karton yığınını kim ne yapsın.

Her şey flaşbellekte. 

Her şey hızlandırıyor hayatı.

Oysa eski resimlerde yavaşlıyor insan.

Yaşamıştım ben’in ispatı onlar.

Yaşadım, bakın, diye paylaşıyoruz belki de. Vardım ben! 

Emin olmak geçmişten…

Öyle uçucu, buhar gibi bir şey ki hayat.

Fotoğrafta bizi bize bulduran bir şey var.

Yıllar önce farkına varmadığı bir bakışı yakalıyor meselâ.

Bir dokunuş. Bir el hareketi. 

Bazen abartılı giysilere ve saç modellerine bakıp gülüyorsunuz kendinize… 

Arkadaşlar, kayıp giden sevdikleriniz, öylece bakıyorlar zamanın arasından…

Dün gece bir fotoğrafa takılıp kaldım.  Siyah beyaz.

Baktım uzun uzun.

Fotoğraftaki hemen herkes gitmiş. Biz bir kaç kişi bekliyoruz.

Nasıl güzel gülüyorlar.

Hiç ölmeyecekmiş gibi…

Zamanla anlıyorsunuz. Evet, herkes ölecek yaşta.

Şair haklı.

Çok konuşuyor resimler…

Dinlerseniz çok.

Ve bazen ben kimin simülasyonundayım diye de düşünürüm. Benden öte kimlerin? Evren bu nedenle sayısız öykünün eseridir. 

 Ve en muhteşem eserimiz hayatımızdır.

 – Son olarak hayallerin ve projelerinden bahseder misin?

Kurduğumuz hayallere bile dokunan bu çağın en güçlü mottosu:

Seni sen yapan  köklerini,  ruhunu sat! Kimliksiz ol! Bu alışverişin karşılığında; gökdelenlerin en tepesinde evlerin, arabaların, nerdeye koyduğunu unutacağın eşyaların olsun! Tüket! Her şeyi!

Faust yapmıştı bu anlaşmayı oysa bir zamanlar. Sonu hazindi, ama olsun.( Goethe)

Ruhunu satanlar olan ve bitene hızla uyar ve bunun üzerinden davranış belirlerler. Bunu yapamadıkları  zaman sistem dışarı atar.

Örneğin Faust, hayattan öylesine zevk aldığını sanmaya başlar ki, zamana “Dur, geçme” diye de seslenir. 

Kapitalizmin insanı getirdiği noktayı, insanın insanlıktan çıkışını  Goethe kadar derinlemesine eleştiremedi kimse.

Bense, hayallerimin hiç tükenmeyişine şaşırmıyorum. Çünkü hayallere inanıyorum. Bilmediğimizi hayal edemeyeceğimize de…

Varoluş bilgisini en başından beri  taşıyoruz. Asıl cehaletimiz orada başlıyor.  Taşıdığımız bilginin farkında değiliz. Ona ulaşma bilgisini de kullanmaktan ürküyoruz. 

Hayalsiz kalmamak,  üretken olabilmek, etkili işler yapmak ve henüz yazamadığım bir kurgu kitap var,  onu  yazmak istiyorum. 

Bu denli kargaşa ile dönen yorgun dünya belki de  başka bir dünyanın meta verse’üdür diyerek umutlanabiliyorum.

Herkes dilediği seçenekte ilerleyip geri dönüyordur.

Hal böyleyse, “yalan dünya” ve her şey sanalmış demek çok doğru. 

Olamaz mı?

Olabilir.

Sevgili Tamara,  harika soruların ve bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyorum. 

Edebiyatın bana kazandırdığı en değerli dostlarımdan birisin. 


Yazan:

Tamara Pur

Öğrenmeyi, dinlemeyi, yazmayı, anlatmayı çok seviyorum. Masallar, güçlüklerin içinden oyunla çıkan kahramanlar her zaman ilgimi çekti. Yıllar öncesinde Şalom gazetesi, Milliyet Sanat Dergisi, Cumhuriyet Pazar ekinde yaptığım söyleşilerle onları tanımaya çalıştım. Ailemize nefer olan babaannemden çok etkilendim. Gerçek kahramanım yanıbaşımdaydı. Onu dinledim, göç ettiği ülkesine gittim. Mahallesinin sokaklarında dolaştım, Su kenarına inip nehirin sesini dinledim. Dönüşümde bir kitap yazdım. 'Kura Irmağının kıyısında' adlı bir romanım ve 'Seder' adlı bir öyküm var. Çeşitli platformlarda çocuklara ve yetişkinlere masal anlatıyorum. Doğayı ve uzun yürüyüşleri çok seviyorum.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)