İyi bir okur olma çabasını kıymetli buluyorum. Yazan biri için ilk koşul nitelikli edebiyatla beslenmek. Neden mi? Örnek verip anlatmak istiyorum. Yazan biri olarak çağdaşlarımın kitaplarını merak ediyorum. Öykücüleri elimden geldiği kadar takip ediyorum. Basılmaya değer görülmüş eserleri satın almadan önce yaptığım şey ilk beş sayfayı okumak. İyi bir okur olduğunu düşündüğüm öykücülere çekiliyorum doğal olarak. Bir yazarın kurduğu cümlelerin derinliğini, yapısını, üslubunu belirgin hale getiren okuduğu kitaplar değilse nedir?
Kendinden çok emin, yazdığından şüphe etmeyen öykücülere karşı mesafeliyim. Bana işkence eden içsesim her zaman şöyle konuşur: Şu yazar kadar iyi yazmıyorsun. Yazmasan da olur. (En sevdiğiniz yazarı koyun cümlenin başına.)
Çok iyi bir roman bitirmişsem işkencesini çoğaltır: Kadın sen yazmayı bırak diye yazmış adeta. Çöpe at gitsin o dosyaları.
Sadece bu işkenceci yüzünden her gün yazmak için masaya oturmak belki de ömrümde yaptığım en cesur iş. Önce içsesi öldürmekle başlamak hiç kolay değil. Ama yazmak en temiz öldürme biçimidir. Hem kan gövdeyi götürür hem de hiç kan yoktur. Suç işlenir, hapsi boylayan yoktur. Beyaz kâğıt bir büyücü gibi iş görür. İyi okur olmanın güzel taraflarından biri de yazarken ölüme direnen seslerin okurken buharlaşması. Bazı kitapların beni yazmaya mecbur bıraktığını düşünüyorum. Yazamadığımı düşünen sesleri öldüren de iyi edebiyat.


















