1980 doğumluyum. Madımak yandığında 13 yaşındaydım. 3 yıl önce Sivas İmranlı’da bulunan köyümüzden Ankara’ ya taşınmıştık. Babaannem ve dedem köyde kaldığı için her yaz mutlaka köye giderdik. Ve o zaman da köydeydik. Sivas’a yaklaşık 2 saat uzaklıkta bir yer.
Çocukluğum köyde geçti. Bir çocuk için köy hayatının zenginliğini nasıl anlatsam veya ifade etsem bilemiyorum. Dağda, çayırda, derede, ırmakta, tarlada, ziyaretlerin büyülü ortamında, köy fırınından yeni çıkan taze ekmeğin sıcaklığında, komşu çocuklarıyla oynanan saklambaç oyunlarında, türlü türlü hayvanlarda, gökyüzüne uzanan sonsuz özgürlük duygusunda. Tabiat ile oyun kurma hali esasında. Su ile, toprak ile, ateş ile ve de hava ile. Fonda hep bir tını, hep bir ses, hep bir müzik. Doğanın müziği… İnsanların müziği…
Bir sabah yataktan uyandığımda annemler panik içinde koşturuyordu. Ben sanırım 8-9 yaşlarındaydım. Ne olduğunu anlamaya çalıştığımda, köyümüzden bir ailenin ahırında yangın çıktığını öğrendim. Ve bu yangınla beraber maalesef hayvanlar ölmüştü. O kadar büyük bir olaydı ki bu benim için! Çünkü bizim de hayvanlarımız vardı ve onların yanıp ölebileceği fikri beni dehşete düşürmüştü. Ne kadar süre sonra bilmiyorum; diyorum ya köyde yaşayan çocuk özgür (bu noktada bu durum iyi mi kötü mü bilmiyorum gerçekten) olduğu için ve zaten her yer de birbirine çok yakın olduğu için, bir anda kendimi olay yerinde buldum. Yangın gece çıkmıştı. Ortalık sessizdi artık. Çocukluğun verdiği hayret duygusu ile ortalığa bakındım. İçeri girdim. Bundan sonrasını çok net hatırlıyor muyum bilmiyorum ama şu anıma kadar gelen hissim; bir çocuk olarak hayvanların o durumundan dolayı çok etkilendiğim, çok üzüldüğüm ve belki de çocuk zihnimle inşallah bizim hayvanlarımızın başına da gelmez dediğim…
Demiştim ya, her yaz mutlaka köye giderdik. Ve o yaz da köye gittik. Ben 13, benim küçüğüm 12 ve en küçüğümüz 8 yaşındaydı. Biz yine mutlu mesut masal diyarlarında oynuyorduk.
Babam normalde çok gelemezdi bizimle köye. O genelde Ankara’da olurdu. Ama tesadüf o ki, köydeydi o tarihte. Biz oyunlar oynarken, ortalıklarda dolanırken babam ve dedem çok ciddi bir ses tonuyla çok ciddi olduğu her hallerinden belli olan bir konuşma yapmaya başladılar. Sesleri kulaklarımdan içeri girdi… O anın hatırasından bana kalan his, babam çok şaşkın bir şekilde olayı idrak etmeye çalışırken, (babam 32 yaşında) dedemin onu sakinleştirmeye yönelik çabasıydı.
Olanlar olmuştu…
Herkes çok korkmuştu. Herkes çok üzgündü.
Ve laf arasında geçen bir isim: bizim ilçeye bağlı Han Köyü’nden de biri var. Adı Hasret Gültekin…
Ahh…
Derken benim üniversiteye başladığım yılın yazında (1997 yılı) yine köydeyken, köydeki kadınların Hasret Gültekin’in mezar ziyaretini yapmak üzere bir minibüs ayarladıklarını duydum. “Gelmek isteyen varsa acele etsin” deniyordu. Ben ve ikisi kardeş olan yakın arkadaşlarım da gitmeye niyet ettik. Bu arada Hasret’i tanımış, sazını sözünü ve sesini duymuş, tüm kalbimizle onu çok sevmiştik. Öyle sade, öyle kimseye benzemeyen bambaşka bir hal ile türkü söylüyordu ki. Onun türkülerini dinler, duygulanır ve onun türküleri ile sevdalanırdık biraz da…
Bir minibüs dolusu kadın ve kız yola çıktık. Hasret’in köyüne yaklaştığımızda yolda bekleyen askerleri gördük. 2 Temmuz olduğu için, olay çıkma ihtimaline karşın tedbir amaçlı hazır bekliyorlardı. Belki kimlik soracaklardı diye düşünüyorum şu an. Ancak minibüste bulunan kadınların asker aracını görerek dehşete kapılıp çığlık çığlığa bağırmasıyla birden sarsıldık. Ne feryat ne figan. Sanki askerler o anda bizi durdurup bize iyi olmayan bir şey yapacaklarmış gibi çığlığı bastı kadınlar. Kimlik araması yapıldı mı, yoksa direkt geçtik mi onu da net hatırlamıyorum. Biz kötü bir şey yaşamadan geçtik ama kolektif bilinç yoluyla kadınlardan çıkan bu dehşet çığlığı sebebiyle iyice hassaslaşmış bir şekilde Han Köyü’ne vardık. Asıl kırılma noktası şimdi olacaktı. İçimden diyorum ki , “Biz gelmesine geldik ama bu insanlara diyebileceğimiz bir sözümüz var mı acaba?”
Yoksa boyumuzdan büyük bir işe mi girmiştik? Üzgün olduğumuz ortada ama daha fazla ne söyleyebileceğiz? 17 yaşındayım. İçinden çıkamıyorum. Ne söyleyebilirimin derdine düşmüşüm.
Köyün girişinde sol tarafta mezarlık vardı. O tarafa bakmaya cesaret edemedim. Minibüs biraz daha köyün içine girdi. Biz indik. Oralarda adettir; eğer biri sizin mezarınızı ziyarete geliyorsa merasimden önce karnını doyurmak çok önemsenir. Çünkü o kişi yoldan geldiği için ne haldedir bilinmez denir. Bizi büyük bir mutfağa götürdüler. Orada kahvaltı ikram ettiler. Kendimi biraz daha iyi hisseder gibi olmuştum bu karşılamayla.
Sonrası kaçınılmaz son. Mezar ziyareti…
Uzaktan bir topluluk, bir mezar, bir insan topu. Yaklaştıkça sesler, ağıtlar, feryatlar, figanlar… İlk olarak babaannesini gördüm. Sonra Annesini. Birbirinden derin acı içindeydiler. Ağıt’ın kitabı yazılsa o anın da bir fotoğrafı olmalıydı orada, belki de ilk sayfalarda, bilemiyorum. Aklımın eremediği bir yerdeydim. Zaten çok da cahildim. Ama çok üzgündüm. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
Velhasıl bu duygu seliyle donup kalmışken birden karşıma bir yazı çıktı, tam da Hasret’in mezarının üstünde yazan bir yazı:
“Ve dünya
Alışkanlıktan değil
Sevgiyle mutluluktan dönsün diyor,
Hepinizi yüreğinizden öpüyorum…”
O yazıyı okuduğum anda birden tokat yemiş gibi oldum. Bir an kendime geldim sanki. İçinde bulunduğum matem ve keder duygusundan bir anda bir umut tohumu çatladı çat diye. Ve savruldu yüreğimin içine…
Söylemiş işte o söylenmesi gerekeni zaten.
Benim bu halimle bir şey söylememe gerek kalmadı.
Söylenebilecek sözlerin en güzelini seçip söylemiş.
Ve o sözü alıp, öyle bir kalbime koydum ki, o gün bugündür kalbimdeki en güzel sözlerin baş tacı oldu. Zaten dünya sevgi ile mutluluktan döndükten sonra Allah aşkına başka neye ihtiyacımız olacak ki?
Söylemiş işte o.
Çok şükür ki…
Not: Bir aile dizimi seansın da şöyle bir şey söylenmişti, yaşanan büyük bir acı kader karşısında:
“Konuşulamayacak ve hissedilemeyecek kadar büyük bir şey…”
Mevlana’nın Ağıtı
Olanlar oldu, gitti dostum benim
Yer yarılsa yeridir
Topraklar altında kalmışım…
Lina Seray Servi
















