Burada oturuyorum, insanları biçimlendiriyorum
Goethe
Kendi suretime göre,
Bana eşit olacak bir soy,
Acı çekecek, ağlayacak,
Haz duyacak ve sevinecek,
Ve seni dikkate almayacak,
Benim gibi!
İnsana has mutluluğun veya sefaletin alacağı şekiller ne kadar çeşitli. Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’nda Goethe’den aktardığı bu dizelerde tanıdık bir şeyler var. Acı çekmekle sevinmenin arasına pek de mesafe koymayan, insanın ikisine birden gücü yeteceğini düşünen bir ses. Hastanede babamın başını beklediğim uykusuz geceleri düşününce bu sesin nereden geldiğini biraz anlıyorum. Nereye seslendiğini ise hala düşünüyorum.
Yüksek tavanlı, geniş pencereli, her anlamıyla kendisine yeten bir odada, koltukta oturup dışarıdaki uzun çam ağaçlarını izliyordum. Babamın nefesini duymamı sağlayan oksijen tüpünden gelen baloncuk sesleri 24 Mayıs sabahı şu güzellemeyi duymamı sağlayacaktı: “Akvaryumdaki bir balık gibiyim.” Değer verdiğiniz birinin üzülmesine karşı ne kadar az tahammülünüz olduğunu düşünün. Değerin büyüklüğü arttıkça tahammülün kapasitesi düşüyor. Babam sarsıntılı bir yolculuk sonrası vardığımız acil servisteki sedyelerden birinde bunu bana gösterdi önce. Sonra hastane odalarında geçen her bir gün, gözkapaklarımın ağırlaştığını gördüğü her an tahammülüne karşı açtığı savaşta önce bana yer verdi. O değil de ben yeni bir yolculuğa yüzümü dönmek üzereymişim gibi. Gerçekten de öyleydi. Birinin dünyada oluşunu çoğu zaman düşünmezsiniz. O gece ben bunu duyuyordum. Babam nefes alıyor, ben ağaçlara bakıyor, bir sonraki nefesi duyduğumda içimden yeniden şükrediyordum; dünyada birlikte geçirdiğimiz zaman, o koltukta otururken duyabildiğim bir şey olmuştu.
Çaresizliğin insana kendini güçsüz hissettirmesi beklenebilir. Bende öyle oldu. Fakat tedirginliği kemiklerime kadar hissettiğim o günlerde, bir yandan her şeye gücüm yetecekmiş gibi geliyordu. Bir şeylere sonsuz bir güvenim vardı. Neye olduğunu hala bilmiyorum. Kaynağını bilmediğim için varlığından şüphe etmek de aklıma gelmiyordu açıkçası. Babamın yanımda kaldığı her dakika için Tanrıya şükrediyordum. Üstelik talepkardım. Hep bir gün daha fazladan istiyordum.
İnsanın elinden gelenleri sayabildiği, içinden geçenlerinse hesabını tutamadığı zamanlar var. O oda her anlamıyla kendisine yetiyordu ama benim hislerim bahçeye, avluya kadar uzanıyor, pencereden baktığım çam ağaçları beklediğim yerin bir parçası hâline geliyordu. Bir hastane odasının nerede bittiğini duvarlarına bakarak anlayabileceğinizi düşünürsünüz. Sınırlar somuttur çünkü, belirmesi ve gardınızı almanız eş zamanlı gerçekleşir. Ben o gecelerde bundan pek emin değildim.
Acı çekecek, ağlayacak, haz duyacak ve sevinecek.
Bunların hepsine yer açabilecek bir bedenim olduğuna inanıyordum. Uykusuzluğumu, korkumu, babamın bir nefesine duyduğum sevinci aynı yerde taşıyordum. Birbirlerini hafifletmiyorlardı. Şükrederken tedirgindim. Çaresizken güveniyordum. Hangisinin daha gerçek olduğunu seçmem gerekmiyordu.
Yukarıdaki dizelerde göstermeye çalıştığım yakarışla aramda tam da böyle bir yakınlık var; Goethe’nin Prometheus’u Zeus’a sesleniyor. Ben babamın nefesini dinlerken Tanrıya şükrediyordum. Yine de o sesin içindeki kudret tanıdıktı. Başına gelecekleri henüz bilmeden acı çekmeye, ağlamaya, haz duymaya ve sevinmeye gücü yeteceğini söyleyen o insanın yanında kendime de bir yer buluyordum.
Babamdan sonraki hayatıma bakınca o güvenin yalnızca hastane günlerine ait olmadığını düşünüyorum. Henüz o koltukta otururken nasıl yaşanacağını bilmediğim günlere doğru yönelmişti sanki. Ben pencereden ağaçlara bakıyordum. İçimdeki şey benden daha uzağa bakıyordu.
Kendi hayatınızın değişeceğini düşünürken sevdiğiniz insanın başında beklemek tuhaf bir durum. O yanınızdayken yokluğuna kadar uzanan bir korkunuz var. Ama varlığı da orada. Duyabiliyorsunuz. Henüz hiçbir şey yalnızca düşünceden ibaret değil.
Yaşamın değişmesinden, yalnızlıktan, alışkanlıkların bozulmasından söz etmeden önce durduğum bir yer var. Babamın nefesini duyabildiğim o yer. Onun varlığına sevinmek için başka bir sebebe ihtiyacım yoktu. Akvaryumları bile renkli gösteren katışıksız bir yas hali.























