Emanet

, , ,

| 27/10/2026

Birine bir bardak su verirsiniz; size hayatını kurtarmışsınız gibi bakar. Bir başkasına dünyaları sunarsınız, elindekine şöyle bir göz gezdirip küçümser, burun kıvırır. Uzun zaman bu farkı insanlar arasındaki karakter uçurumuna yordum. Sonra yavaş yavaş, çok daha esaslı bir hakikat belirdi. Ne verdiğim bardak benimdi, ne içindeki su, ne de sunduğum dünyalar. Dünya da benim etrafımda dönmüyordu. Verdiğimi sandığım hiçbir şey, başından beri bana ait olmamıştı. Ben yalnızca bir aracıydım; olanın kendi yolculuğunda elden ele geçerken uğradığı bir duraktım sadece.

Nefes alışım bile bunun en yalın örneği değil mi? Aldığım her nefesi geri veriyorum. Onu tutmaya kalktığım an hayat duruyor. Verdikçe çoğalıyor her şey; dönmesini beklemiyorum, ama dönüyor da, çoğu zaman başka bir kapıdan, başka bir elle. Karşılık doğrusal gelmiyor, daire çiziyor.

Dünyada her şeyin menfaat üzerine kurulu olduğunu görmüyor değilim; yine de bu düzenin kalıcı olmadığına inanıyorum.

Evet, yaptığımız her şeyin bir karşılığı vardır. Ancak insan, o karşılığın kimden, ne zaman ve hangi yoldan geleceğini kestiremeyecek kadar dar görüşlüdür.

Hiçbir çaba ziyan olmaz.

Yaptıklarımız çoğu zaman iyi ya da kötü diye basitçe adlandırılamaz. Biz yalnızca bir etki başlatırız; cevabı bazen hemen, bazen ömürler sonra alırız.

Elinizden geldiğince kendinizi ortaya koyun. Bugünkü kendiliğinizin yarın kime ilham olacağını bilemezsiniz.

Yıllarca “benim” dediğim şeylerin etrafında yaşadım. Benim ömrüm, benim bedenim, benim emeğim, benim çocuğum, benim yolculuğum… Oysa zaman, kurduğumuz her sahiplik cümlesini sabırla aşındırıyor. Bir sabah aynaya bakıyorsunuz, gençliğiniz orada değil. Bir gün bir dostunuz ansızın yoldan çekiliyor. Bir gün çocukluğunuzun sokağından geçiyorsunuz ve geride tek bir tanıdıklık kalmamış. Biraz dikkatle bakınca anlıyorum ki elimden geçen her şey benden önce de vardı, benden sonra da kendi yoluna devam edecek.

Hiçbir şeye sahip olmadığımızı kabullenmek insana önce ağır geliyor. Ama galiba insan bu dünyada sahip olmaktan çok, taşımakla görevli bir yolcu.

Bugün bana ulaşan bir duygu yarın başka bir kalbe akıyor. Bende filizlenen bir fikir, yıllar sonra hiç tanımadığım birinin zihninde yeniden yeşerebiliyor. Elimde tuttuğum eşya, para, mevki, bilgi, sevgi, hatta en tanıdık nefesim bile bana ait değil. Hepsi, kısa bir süreliğine omuz verdiğim emanetler.

Belki de bu yüzden ölümü her düşündüğümde, kaybetme korkusundan çok teslim etme fikriyle karşılaşıyorum.

Ölüm bana artık hayatın karşısına dikilmiş düşmanca bir olgu gibi görünmüyor. Daha çok, yolculuğun sonunda taşıdığım emaneti asıl sahibine geri verme anını fısıldıyor. Epiktetos’un o sakin iradesiyle hatırladığı gibi: “Saati gelince öleceğim, ama kendisine verileni geri veren bir adam gibi…” Ölüm elimden hiçbir şey almıyor; yalnızca hiçbir zaman bana ait olmayanı yerli yerine bırakıyor.

Bu, Yunus Emre’nin sezdiği hakikatin de ta kendisi. Emanet olanı sahiplenme. Akıp gideni tutmaya çalışma. Kendini merkeze koyma. Çünkü ne sen gelişin sahibisin ne de gidişinin.

İnsan buna aklıyla kolayca katılıyor, kalbiyle razı olması ise zaman alıyor. Ama zamanın önünde de hiçbir şey durmuyor. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığım insanlar, şehirler, eşyalar, hatta inançlar değişti.

Ben de değiştim. Belki de insanın en büyük yanılgısı, değişmeden kalacağını sanmasıdır.

Bu noktada Nermi Uygur’un (Türkiye’nin yetiştirdiği bu önemli filozofun dersini takip etme şansını bulmuştum; kendisini bu vesileyle rahmetle anıyorum) düşünceleri bana çok yakın geliyor. O, insanı tamamlanmış bir varlık olarak değil, sürekli kendini öğrenen ve kuran bir varlık olarak ele alır; “Ben kimim?” sorusunun ömür boyu açık kaldığını söyler. İnsan yaşadıkça başkalaşır, kendine yeniden anlam verir. Yunus’un “Bir ben vardır bende, benden içeru” dediği o iç kapı da belki bu açık sorunun başka bir adıdır.

Kendime baktığımda artık tek bir kişi görmüyorum. Yolda ölmüş birçok hâlimi selamlıyorum. Çocukluğumu, eski inançlarımı, çoktan bıraktığım korkuları, bağımlılıkları, geride kalan heveslerimi…

Bugün “ben” dediğim adam, on yıl önceki adam değil. On yıl sonra da bugünkü ben olmayacağım. Yaşamın da en az ölüm kadar kesintisiz bir dönüşüm olduğunu artık biliyorum. Her gün biraz eksiliyor, biraz çoğalıyorum; biraz kayboluyor, biraz daha ortaya çıkıyorum.

İçimizi sızlatan ölüm korkusu belki de tam da buradan doğuyor. Tamamlanmak istiyoruz ama tamamlanamıyoruz. Bitirmek istiyoruz ama hayat bize durmadan yarım kalan cümleler bırakıyor. Söylenecek son bir söz, okunacak son bir kitap, sevilecek son bir insan hep var. Belki de hayatın bütün güzelliği, o tamamlanmamışlığın hüznünde saklı.

Yine de hiçbir çabanın boşa gitmediğine inanıyorum. Yaptığım bir iyiliğin bana dönüp dönmeyeceğini bilmiyorum; dönmesini de beklemiyorum. İyilik, tıpkı su gibi, kendi yatağını buluyor. Bugün attığım küçücük bir adımın hangi hayatta yankılanacağını hesaplayamam. Buna ne aklım yeter ne ömrüm.

Ama etkilere inanıyorum. Bir sözün yıllarca bir insanın içinde yaşayabileceğine, bir davranışın nesiller boyu sessizce dolaşabileceğine inanıyorum. İnsanın bu dünyadaki gerçek mirası belki de geride bıraktığı mal mülk değil, başlattığı o zarif titreşimlerdir.

Bu yüzden kendime sık sık şunu soruyorum. Ömrümün sonunda elimden geçenler nereye, kime akmış olacak?

Çünkü yaşamak bana giderek biriktirmekten çok aktarmak gibi geliyor. Bilgiyi, sevgiyi, cesareti, umudu… Tutmadan akıtmak. Belki de hayatın bütün hikmeti bu kadar sade.

Dünya bir han, konan göçer;
Ecel şerbetini her can içer. (Abdal Yesari’den alıntılanmıştır.)

Dünyaya sahip olmak için gelmedim. Onu derinlemesine yaşamak ve geçip gitmek için geldim. Bu handa kalıcı değil, konuğum. Bize ait olan, bu yoldan geçerken arkamızda bıraktığımız sesten, izden ibaret.

Ve bir gün vakit dolduğunda, elimde tuttuğum her şeyi usulca bırakıp yoluma devam edeceğim. Geriye benden ne kalmışsa, tıpkı benim gibi başka yolcuların ellerinde yürümeyi sürdürecek.

O gün, bugün aklımla bildiğimi bütün varlığımla anlayacağım. Bana ait olan, taşıdığım emanetler değilmiş.

Onları taşırken gösterdiğim özenmiş.


Bu yazı, Nermi Uygur’un insanı sürekli oluş hâlinde gören felsefesinden ve Yunus Emre’nin emanet bilincinden beslendi.

Fotoğraf: Musa Dağı, Adrasan / Antalya. On yıl önce, geçip giden bir yolcu. Kareyi çeken, bu yolda ona eşlik eden Ferda Ulutaş İşevi.


Kim olduğumuzu biliyor muyuz? Kanımca bilmiyoruz. Kimliklerimiz bu yüzden çok önemli. Ben bir eşim, babayım, yöneticiyim (İşletmekten anlarım biraz... MBA' da sığdırmıştım bir ara eğitimlerimin arasına), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik bölümü mezunu ve 30 yıl bu ülke için fazla romantik kalan böyle bir meslekten rızkını kazanmış biriyim. Çok mu önemli bu kimlikler? Değil. O kadar kendimizden habersiziz ki o kimlikler elimizden alınırsa biz de olmayız sanıyoruz. İnsan oyuncaklarını ne kadar çok önemsiyor, yolun sonunda onlara dönüşmek ve kendini kaybetmek olsa bile... Ben kimim biliyor musun? Hayır bilmiyorum. Peki ya sen? Bildiğim tek bir gerçek var. Burası mucizelerle dolu ve yaşamayan inanamıyor. Ben de uzun müddet inanmadım. Ancak ne mutlu ki görmeyi becerdim. Yaşamak, hayatta kalmaktan çok farklı. Hayatta kalmak ise büyük güç. Bir de o gücü alıp, keyfe, huzura, sevgiye, coşkuya döktüğünüzü düşünün! İşte yaşamak o tarz bir deneyim. Aşkla yapılabiliyor. Aşkla ve tutkuyla yaşanabiliyor. Ne kadar söylesem az, ne kadar sussam tesirsiz! Şükredebiliyorum. 1969 yılında doğduğum ve bir doğuma vesile olduğum için. Sevdiğim, sevildiğim için. Güvendiğim ve güvenildiğim için. Dilerim yaşadıklarımı yaşatacak fırsatım olur çünkü benim minnetten, sevgiden ve dostluktan yana çok tecrübem oldu. İyi ki doğmuşum ve gelmişim. Yapımda ve yayında emeği geçen babam Tuzsuz Deli Bekir'e ve annem Kadriye'ye çok teşekkür ederim! Epiktotes'in dediği gibi "“Saati gelince öleceğim, ama kendisine verileni geri veren bir adam gibi öleceğim.” Dilerim ki hep birlikte geçirilecek zamanımız olsun ve o zamanın değerini kutsayacak sağlık ve özgürlüğümüz! Gerisi bir dalganın köpüğü, bir kuşun kanadı!

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)