Çocukluğumun geçtiği evin en büyük salonunda saat başı öten guguklu saatin içinden çıkan kuşu hep dört gözle beklerdik kardeşimle. Gu-guk gu-guk diye kapağını yarıp saatin sayısı kadar öttüğünde, gözlerimizi yukarı doğru kaldırır, kuş susana dek buzdan donmuş heykeller gibi onu izlerdik. Ne garip. O eve ait hatırlayabildiğim tek eşya olan bu saat, yıllar sonra yaşanmış olan o acı günün, iki önemli imgesinden biriydi.
Altı yaşındaydım. Adana’dan bizi ziyarete gelen anneannem ve dedemle özlem gideriyor, annemin bedenine sığmayan sevincini gözlerinden okuyabiliyordum. On dokuz yaşında ailesinden kopup İstanbul’a gelin gelen annem, adeta küçücük bir çocuk gibiydi anne ve babasının yanında.
Adana’dan gelen koliler açılmış, memleket kokan çökelek, ev salçaları, şalgamlar, bahçe meyveleri dolaplarda özenle yerini almıştı. Kardeşimle heyecan ve
sevincimizi bir arada yaşıyor; bir yandan oyuncaklarımızla oynuyor, bir yandan da nine ve dedemizin yanaklarımıza kondurdukları öpücüklerle çocuk
coşkumuzu taçlandırıyorduk. Bizim için bu gelişlerin en acı yanı; onların Adana’ya dönmeleri olurdu hep. O son gün, ayakkabılarını saklar, gitmemeleri
için ağlar; çıkıp gittikleri andan itibaren de bir hafta kendimize gelemezdik. Ev ansızın sessizleşir, o boşluk öyle kolay kolay dolmazdı.
İleride kıymetini daha iyi anlayacağımız o günler öylesine hızlı geçerdi ki; benzerini neredeyse bir yıl sonra yaşayacağımızı bilmenin verdiği hüzün, o ayrılık anından itibaren gün saymamıza sebep olurdu.
Mutfaktan gelen sesler ve kokular, öğle yemeğinin hazırlandığını haber veriyordu. Dedem, kronik astım hastalığı sebebiyle doktorların kendisine
kesinlikle yasak ettiği sigarasını tellendiriyordu pencerenin önünde. Çok geçmeden yer sofrası serilmiş, tabak, çatal, kaşık sini üzerindeki yerini almıştı.
Dumanı tüten yemekler de mutfaktan geldikten sonra, hep birlikte güle oynaya oturuvermiştik yere.
Burnuma biber dolmasının yeni pişmiş buğusunun kokusu doluyordu. Her zamanki gibi annemden, dolmanın biberini ayıklayıp içini vermesini istemiştim. Hem söylenerek hem de büyük bir ustalıkla biberi soyan annemi izlerken, gözlerim elinden çatalı aniden düşen dedeme kilitlendi. Olduğu yere yığıldı sessizce.
Kilitlendi diyorum çünkü sanırım insan yedisinde ne ise yetmişinde odur dedikleri cinsten bu halim. Depremlerde, yüzüme söylenen her acı sözde, hayatın tüm çıkmazlarında, gözüne kırmızı ışık tutulmuş bir tavşan gibi olurum ben. Olduğum yerde kalır, kimseciklere bir çift laf edemem. O anda da işte böyle donup kalmıştım. Annem ve anneannem bağırıyor, dedemi uyandırmaya çalışıyorlardı. Dedem mi? Uyanmıyordu.
Bağırtılar arasında guguk kuşu saat başını haber veriyordu.
Bütün sesler birbirine karışmış, bense o gürültünün arasında, guguk kuşu kadar bile hareket edemeyen bir heykel gibi donmuştum adeta. Annemin komşularına feryatla haykırdığını hatırlıyorum: “Yardım edin Allah aşkına babam ölüyor!”
Apartman sakinleri evimize doluştu kısa sürede. Kimin aradığını hala bilemiyorum ama ambulans çağrılmıştı. Yerde yatan dedem, evdeki telaşlı
kalabalık, ağlamalar, bağrışmalar; altı ve dört yaşındaki iki çocuğun kalbinde büyük bir acı olarak yerini alıp, yıllarca yaşayacaktı.
Astım krizi yaşadığını sonradan öğrendiğimiz dedem; doktorların müdahalesiyle bir süre sonra kendine geldi. Yaşadığımız mutluluğun hiçbir kelimeyle tarif edilemeyeceğini, çocuk aklımla deneyimlediğimi anlayabiliyorum şimdi.
Tabaklarımızda kokusu hala burnuma gelen biber dolması ve dedemin gözlerini açtığında, buçuklu saati haber veren guguklu saati hep acıyla bütünleştirdim. Öyle ki çoğumuzun evlerinde bile olmayan bu eski saati görmesem de bu iki kelimenin yan yana gelmesiyle beraber, hala kalbimde onulmaz bir acı duyarım. Hatırlıyorum da bu olaydan dokuz sene sonra, yine bir İstanbul ziyaretleri sonrası Adana’ya döneceklerdi ninem ve dedem. Okuldan çok geç çıkmış, koşar adımlarla vedalaşmaya yetişmek için nefes nefese kalmıştım. O an; onları ya son görüşümse, diye düşünerek ter içinde sokağımıza girdim. Sokağın sonundaki evimizin önünde bir taksi duruyordu. Pamuk saçlı dedemin, büyük bir valizi sırtlayıp bagaja yerleştirdiğini ve ardından ön koltuğa oturduğunu gördüm. Son hızla koşmaya başladım. Taksi hareket edip, sokağı bitirerek gözden kayboldu. Yetişemedim. Yedi ay sonra dedemin ölüm haberini aldık.
Tüm bunların yanında bu gereksiz bir ayrıntı ama şimdilerde dolmanın biberini de yiyebiliyorum… Yine de yerken burnumun direği bir sızlar…
Duvarımdaki saat, sessizliği yırtarcasına gonglamaya başlıyor bir anda. İrkiliyorum. Kalbime ve zihnime kazıdıklarını yıllar sonra anımsarım belki…


















