Berna Köker Poljak
Hiç yas çizelgenizi yaptınız mı?
Yasın çizelgesi mi olur demeyin. Yaşamın gürül gürül kesintisiz bir şekilde akan haline, güneşin muazzam kütlesiyle dünyaya günaydın deyişine ve ardından zamanının dolmasıyla itirazsız veda edişine kim bilir ne zamandır tanıklık ediyorsunuz. Yası salt ölümle gelen kayıplarla sınırlamadan, onu sizde yer eden, hayatın bir yerinde kalbinizi dağlayan tüm yitirişleriniz olarak tanımlarsanız yas çizelgeniz belki şekillenmeye başlar.
Benim çizelgemde, doğum tarihimle başlayan ve bugüne kadar devam eden o düz çizgi, inci tanesi gibi yan yana dizilen onlarca yasımın varlığıyla katmanlaştı, o yasları kabullenmem ve görünür kılmamla anlamlandı. Çünkü bazı kayıplar hayatın anlamını aramak yerine o anlamı kendi ellerinizle inşa etmeye mecbur bırakıyor sizi ve diğer herkesinki gibi benim hikayemin tuğlaları da, hikâyenin başlangıcı sandığım noktanın çok daha öncesinden konulmaya başlanmıştı oraya.
Üç çocuklu bir ailenin üçüncü kızı olarak doğdum. Hani tekne kazıntısı denenler vardır ya, ben onlardan biriyim. Büyük ablamla 11 yıl 6 ay, küçük olanla 6 yıl 8 ay yaş farkımız var. Çocukluğum, bu yaş farkına söylenerek geçti. Aralarındaki yaş farkı az olan arkadaşlarımın kardeşleriyle olan ilişkilerine (kavgaları da dahil olmak üzere!) ilgiyle bakar ve benzer konularda dertleşebilmelerini imrenerek izlerdim. İşte tam bu yüzden ileride çocuklarım olursa yaş farkını az tutacağım diye kendi kendime söz verdiğimi hatırlıyorum. Bu söz, kendimi çoğunlukla yalnız hissettiğim çocukluğuma dair öylesine derin bir özleme aitti ki seneler sonra, tam da hayal ettiğim gibi, ilk doğumumdan 2 sene sonra ikinci oğlumu kucağıma aldım.
Sağlıklı bir hamilelik, hiçbir ağrı kesici almadığım normal bir doğum ve doğumdan itibaren on beş ay boyunca iyi bir gelişim tablosu ile devam eden süreçte, aniden, yaşama ait bildiğimi zannettiğim her şeyi tamamıyla değiştirecek yeni bir dönemin içinde buldum kendimi. Aniden kelimesini özellikle kullanmak istedim çünkü öncesinde hiçbir uyarı olmadan gerçekleşti bu olay. Rutin hayatımıza bildik sıradanlığı ile devam ederken bakıcımızdan gelen ve oğlumun kendini iyi hissetmediğini haber veren bir telefonla başladı yeni yolculuğumuz. Eve vardığımda oğlumu havale nöbeti geçirirken buldum. Kucağıma alışımı, feryat figan merdivenlerden inişimi, köşedeki taksiye atlayışımı ve evin beş dakika ötesindeki hastaneye gidişimizi net olarak hatırlıyorum. Zihnimde en çok ağlamayla karışık bağrışlarım kalmış. Kendimi zapt edemediğim bir şekilde, kontrol dışı, vahşi bir hayvan güdüsüyle attığım çığlıklarım ve oğlumu doktorlara emanet ederkenki yalvarışlarım…
Oğlumun geçirdiği havale kırk beş dakika sürdü. Verilen ilaçların etkisi geçince uyandı. O zaman sağ tarafının boynundan ayaklarına kadar felç olduğunu fark ettik. Henüz birkaç saat öncesine kadar yürüyen, “da-da-da” bebek sözcükleriyle peşimizde dolaşan oğlum hareket edemez ve konuşamaz durumdaydı. Kendimi şehir hayatında yaşarken nereden çıktığı belli olmayan bir aslanın saldırısına uğramış gibi hissediyordum. O kadar şaşkındım. Bundan sonraki hayatımızın değişmez bir parçası olacak doktor görüşmeleri, tetkikler ve hastane ziyaretlerimiz o gün başlamıştı.
Geçirdiği bu uzun havalenin belki sebebi belki de sonucu olarak beyninin sol tarafı küçülmeye başlayan oğluma, oldukça nadir rastlanan nörolojik bir hastalık teşhisi kondu. Durumun hangi yönde gelişeceği bilinmiyordu. Yapabileceğimiz tek şeyin beklemek olduğu söylendi. Yaklaşık bir buçuk sene süren bu dönemde “beynindeki bu küçülme devam edebilir ve gidişatı ölümle sonuçlanır” veya “bir kerelik bir şeydir, bir daha tekrarlamaz ancak verdiği hasarla yaşarsınız” olasılıkları arasında bekleyerek sonucu görmek sunuldu yaşam tarafından bize.
Oğlum bugün on yedi yaşında. Hayat, önümüze çıkan iki seçenek arasından ikincisine meyletti. Beynindeki küçülme çok şükür durdu ancak bilinmeyenle kalma ve bekleme halimiz hiç durmadı. Beynindeki küçülmenin sonuçlarını kesin olarak tahmin etmek imkansız olduğu için fiziksel becerileri, hafızasının işlevselliği, planlama yeteneği, akademik hayatı ve sosyal ilişkileri için öngörülen tüm senaryolar belki veya kısmen kelimelerini içeriyordu. Hayatımızın bilinmezlik niteliği seneler içerisinde değişmedi.
Araf’tayız. Hâlâ.
Araf’ta kalmak benim kanayan bir yaram. Oğlumunki gibi, en belirgin özelliği belirsizlik olan kronik bir hastalıkla yaşamak her gün kanayan bir yarayla yaşamakla aynı şey. Geçmişte canınızı çok acıtmış ve artık kabuk bağlayan bir yarayla hayata devam etmekten bahsetmiyorum. İçeriden sızan kanın ve o ince sızının hiç durmadığı, istisnasız her gün pansuman yapılması gereken bir yara bahsettiğim.
Teşhisin ilk yıllarında sıklıkla fiziksel şifa dilerdim onun için. Konuşabilsin, yürüyebilsin veya bir nöbet daha geçirerek hayati bir tehlikeyle karşılaşmasın diye dua ederdim her fırsatta. Bunda elbette yanlış bir şey yok. İnsanın çocuğuna şifa dilemesinden daha doğal ne olabilir ki? Ancak her daim yanı başınızda duran ölümün farkındalığıyla yaşanan bir hayatta, eskiden farkına varmadığınız imtiyazlı haliniz ortadan kalkıyor.
Öncelikle, sahip olduklarınızla, kayıplarınız arasındaki çizginin inceliğini ve bir gün o ince çizginin hangi tarafına kayacağınıza dair en ufak bir kontrolünüz olmadığını idrak ediyorsunuz. Ölümü düşünmeme lüksü elinizden gidiyor. Bir keresinde geceyi hastanede, kanser teşhisi ile orada yatan çocukların ve refakatçilerinin olduğu bir katta geçirmiştik. Refakatçilerin tümü annelerden oluşuyordu ve kata ilk girdiğimizde yanıma gelip “Allah kurtarsın” demeye başlamışlardı. Bu hastalıkla o kadar uzun zaman geçirmişlerdi ki ölümün varlığını her gün hissederek yaşama hali ve çocuklarını bir daha göremeyecek olmanın ihtimali bu yalın duayı çıkarmıştı ortaya. Her şeyin gücünü kaybettiği ve geçici olduğu bir dünyada, değişmez ve sonsuz bir şey bulmaya ümit ederek tutunduklarımız arasında sevdiklerimiz de var elbette. Ama çizginin hangi tarafında olacağımıza ne bu sevginin büyüklüğü ne de kaybımızla ilişkimiz karar veriyor.
Bu anlamda yas çizelgemde oğluma ait olan yer sadece fiziksel hastalığı ile sınırlı kalmadı. Bunun yerine hayatımın pek çok alanını etkileyerek çizelgemin boyutunu genişletti. Beklenmedik bir anda başımıza gelene bir çare bulamamak hayata güven ve anlam kayıplarına yol açtı. Bilinmezlik, gelecek planlarımın kaybını doğurdu. Aslında kaybım birden fazlaydı.
Araf’ta yaşama hali ve önümde dev gibi duran bilinmezliğe karşı hissettiğim çaresizliğin büyüklüğü, beni o zamana kadar bildiğim kendimin ötesine geçmeye zorladı. Çektiğim acı beni hayatın virajları karşısında savunmasız ve kırılgan bıraktı. Tasavvuftaki “ölmeden önce ölmek” diye tabir edilen yer burası olsa gerekti. Yaşamın, beni ben yapan her şeyin geçici dokusunu hissettiğim bir yer. Böylesine geçici olan bir dünyada, onların da geçici olduklarını bilerek anlamlarımı yeniden var etmem mümkün müydü?
Oğlumun beyninin küçülmesine tıp dilinde atrofi diyorlardı. Beyin atrofisi, beyin hücrelerinin kaybı anlamına geliyor. Bu durum hücrelerin iletişim kurmasını sağlayan bağlantıların da yok olmasına yol açıyor. Yunanca kökenli bu terim “israf veya beslenme yetersizliğinden boşa harcanan” anlamına geliyor. Kelimeyi metaforik olarak kendi hayatıma uyguladığımda aklıma gelen soru şuydu: Neyin israfı?
Yaşamın.
Yaşam, kendi üzerine düşeni yapmak için o an tabağıma koyduğu şeyle benim iş birliğimi istiyordu. Benim ömrümden çok daha fazlası olan yaşamın sözlüğünde iyi veya kötü kavramlarının olmadığını ve yaşam dediğimiz o muazzam gücün gayesinin, ne pahasına olursa olsun sürmek olduğunu sezinliyordum. Ancak burada iki şeyi açıklamak isterim. Birincisi, bahsettiğim şey iyinin veya kötünün var olmaması değil, yaşamın içinde hiçbir canlı varlığın bu iyi veya kötüden muaf olmayışı. İkincisi ise ölümün yaşam döngüsünün parçalarından biri olması. Doğduğumuz için ölüyoruz. Yaşam o kocaman haliyle iyiyi, kötüyü, doğumu ve ölümü kapsıyor. Yaşamı veya onun arkasındaki güçleri ben yaratamam veya değiştiremem; ben ona ancak hürmet eder ve saygıyla başımı önüme eğerim.
Tabağımda yas vardı. Tabağımda oğlumun sağlığının, bildiğim Berna’nın, gelecekle ilgili planlarımın ve hayallerimin kaybı vardı. Yası reddetmek yerine kendime yoldaş yapmak o ana kadar bildiğim var oluş halinden farklıydı. Bu yol, hayatımın o dönemine kadar yaptıklarımdan farklı bir şey deneyerek yaşama daha derinden bağlanmamı sağladı. Bu yeni bağı deneyimledikçe bütün eylemlerim, düşüncelerim, hislerim ve dünya arasında canlı bir bağlantı oluştu. Bu bağlantıyı ince ince dokurken bana ve dünyaya ait her şeyin birbiriyle olan etkileşimini görmeye başladım. Bu alan yaptığım en sıradan işlerin bile kendi içerisinde bir anlamının olduğu bir yer. Kolay veya zor, güzel veya çirkin, belirsizlik veya tahmin edilebilirlik yok. Sadece şahitliğim ve kendi tecrübemle kurduğum ilişki var.
Yaşam bana dokundu ve acı yoluyla kendisiyle buluşturdu. Yaşamın acıyı da içeren bütüncül olarak kabullenilişi ve geçiciliğin idraki, kederi ve üzüntüyü hissetmekte insanı özgür bırakıyor. Başıma gelenlerle ilgili içsel sorgulamalarımın bittiği yer “ölmeden önce öldüğüm” andı. Olan her ne ise oydu. Acıdan kaçınmak için fark etmeden yaptığım her şey, ki buna insanları, olayları ve hayatın kendisini bile suçlamak dahil, çözülüp yerini bir boşluğa bıraktı. O boşluğa beni genişleten temiz bir hava doldu ve bu temiz hava sayesinde kanayan yaramla yaşayabilmem mümkün oldu. Daha önce kendimi tek ciğerle yaşıyormuşum gibi hissederken, o andan itibaren yaşamı solumak için iki ciğerimi birden kullanmaya başlamıştım.
Bugün dönüp yas çizelgeme baktığımda zengin deneyimlerimin kaynağı olan oğlumun çizelgemi sadece genişlettiğini değil derinleştirdiğini de görüyorum. Onun aracılığı ile deneyimlediklerim sayesinde yaşamı iyi tanıyabildim. İyi tanımaktan kastım iyi olma hali değil, tanıma işini iyi yapıyor olmam. Bu yüzden çizelgemdeki her yas koluna bir şükran takabildi. Yolculuk boyunca yas şükranı getirdi. Şimdi anlıyorum ki hayatta sahip olduklarımla kayıplarımın arasında ince bir çizgi yok. Çünkü aslında çizgi de yok. Bence yeterince ağlar ve gözyaşlarımızın göz merceklerimizi yeterince temizlemesine izin verirsek hepimizin Araf’ta olduğunu göreceğiz. Her şey geçici ve her şey değişken. Mevlana’nın en güzel haliyle söylediği gibi: “ Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur…. En garibi de budur ya. ‘Öldüm’ der, yine de yaşarsın.”


















