DEVRİK

, ,

| 30/03/2023

Seni bir satranç taşı gibi devirmek istiyorum. Hayır, oyunu bilmiyorum.
Kuralları da. Beni büyüleyen, yıkılan bir insana benzemesi devrilen taşın. Ama
sen o kadar diksin ki! Acıların, içine girmek istemediğin odalarda birikiyor.
Kırık dökük eski eşyaları, atılması gerekenleri, ısrarla evde tutan istifçilere
benziyorsun. Her nesnenin kederli bir anısı var ama anılarla ilgilenmiyorsun.
Yığmaya meraklısın. Daha fazlasına sahip olmaya âşıksın. İlgiye ihtiyacın var.
Beğenilmek mühim senin için.


Sen nesne peşinde koşarken, yas tutuyorum ben. Ölümü düşünüyorum. Geçici
olduğum gerçeğini yüzüme vuruyor buruşmuş yapraklar. Çiçeksiz kalmış, boş
dallar. Dikenden ibaret gül fidanları. Soğuyan hava. Balçıklaşmış toprak. Süt
kadar beyaz mermerlere yazılmış isimler. Ağaçlar altında yan yana yatan ölüler.
Devasa bir mezarlık kalbim. Toprak güzel kokuyor ıslanınca… Kışa giriyoruz.
Yavaşça. Bu kadar hızlı bir yavaşlık, elliye yaklaşırken hissettiriyor kendini.
Mafya zaman, tahsil ediyor alacaklarını.


Sen, o taş hiç devrilmez sanıyorsun. O kadar diksin ki. Dimdik! Ama unutma,
“dimdik”, “kaskatı” demek aynı zamanda! Yürüyüşün, bir horoz kadar mağrur.
Gösterişli ibiğinle hava atıyorsun âleme. Kuralları biliyorsun. Sıkı sıkı
uyuyorsun. Baban öyle istedi. Zaten her şey onun istediği gibi oldu! Sana
baktığında, içinde köpürmeye başlayan asitli sıvı yakıcı! Küçük saf bir kızsın.
Seni sevdiğine inanıyorsun. Hangi iktidar sahibi kıskanmadan sevmiş
yavrusunu? Kaçı sözünde durmuş?


Seni parka götürecekti değil mi? Kardan adam yapacaktınız. Havuç almıştın
dolaptan. Kömür bulmuştun bin bir zahmetle. Avuç içindeki kınaya kara
çalmıştı kömür. Hoşuna gitmişti renklerin birbirine karışması. Kasvetli bir Pazar
günüydü. Diz boyu çocuk sevinci kaplamıştı içini. Mantonu giydin, elini uzattın.
Olmadı! Cehenneme gittiniz ailecek. Tutuşan bir sabahtı. Gülümsemen dondu
kaldı yüzünde. Bir kardan adam hayali. Bir de babanın olmayan elleri.
Zaten eriyecekti! Zalim bir teselli…


Unutmamak için bir yer altı kahramanına dönüştüm. Sense kırıtarak devam ettin
mutluluk oyunlarına, babana benzeyen adamları kovalayarak… Aşk değildi
hiçbiri, elde etme hırsıydı çoğunlukla. Ve bir sevgilin olduğunu göstermek
dünyaya!

Bu şehir, insanların düzmece hayatlarını sergilediği bir sosyal medya platformu.
Herkes ne kadar mutlu! Yarınlardan umutlu! Titreyen, acıyla kıvrılan dudakları,
sahte sırıtmalara tercih ederim. Samimi buluyorum ağlayabilen insanları.
Ağlakları değil. Başkasının acısına da bakabilenleri!


O uzun çubukları, kendimizi sarsmak için kullansaydık keşke. Seni dürterdim.
Başarılarından dolayı kutlar, hiç tutulmamış yasların için notunu kırardım.
Baban gibi içim köpürmezdi belki. Ama ben değil de, sen kazandığın için
gücenirdim hayata. “En güzel kaybeden ödülünü” kazanmışım. Beni tebrik
etmek ister misin? “İkinci en iyi düşüş” ödülü de benim! Dikişlerim patlıyor sen
dik duracaksın diye. Burnundan kıl aldırma sakın! “Kibir tutulması” var bu
öğlen. Dışarı çıkma unutup. Güneşe neden bakamadığımı buldum! Karanlığıma
yerleşmişim ben. Senin giremediğim kuyularda geçiyor ömrüm. O derinlikte
nasıl nefes aldığımı merak ediyorsun biliyorum. Ölüp ölüp diriliyorum.
O, son nefesini kollarımda verdiğinden beri, ölüp ölüp diriliyorum. Bir köpeğin
gidişi devirdi beni.


“Yıkılan bir taş” der, geçersin sen şimdi!
“Alt tarafı bir köpek. Kocan ölse daha mı iyiydi? Topla kendini!”
Devrilmiş halim, köpürtür zalimliğini.
“Ölenle ölünmüyor, sil sümüklerini!”


Sarı sıcak tüylerin içinde hâlâ ellerim. Köpeğin öldüğü saatte, 17:17’de,
zamanda sıçramaya başladım. Kanguru gibiydi parmaklarım, keselerim acı
içindeydi. Zaman bana sıçrıyordu aslında, sonradan anladım bunu. Ruhuma
böyle yerleşti boğuntu. Sen “can sıkıntısı” der geçersin. İçimde köklenmeye
başladı keder. Ölemiyorum da! Kolay mı? Kendimi yazarak öldürmeyi keşfettim
böylece. Çok parçamı hakladım! Ama sen! O kadar diksin ki! En ufak bir
kararsızlığın yok. Yaşamak istiyorsun. Rakiplerinin hakkından gelmek. Nasıl
ayakta kaldığını dünyaya göstermek!


Fark edilmenin cehennemi, senin cennetin olmuş!
Kaç beğeni alır sidikli yalnızlığım? Bu şehir benden çok sana zarar verdi
aslında. Oyunda kaldın. Elendim.


Bir çuval tahıl torbasından kum gibi döküldüm yere. Küçüldükçe, dünya daha
karanlık göründü gözüme. Diz boyu suçluluk! Yaşadığım için. Onca iyi yazar dayanamazken.

Virgina Woolf, cebinde taşlarla suda boğulurken.

Nilgün Marmara, düşerken bir balkondan.

Slyvia Plath, kafasını fırına sokmuşken.


Sadık Hidayet, gaza umut bağlamışken…

Yukio Mişima, iç organlarına
saldırmışken…


Dik dur sen. Aldırma. Işığını parlat. Övgüler düz mutluluğa.


Reklam panosunda gülümseyen bir kadın var. Elinde porselen kahve fincanı!
Dudakların saadeti. Sanki o yüksek katta bir dairen olursa, “mutluluk” garanti!
Arka taraf yemyeşil. Sanırsın ormanda yaşayacak. Pencereden kafanı çıkar,
gökyüzünü göremiyorsun! Nefesine musallat oluyor yüksek binalar. Resimdeki
kadını, o daireye sahip olmanın kıvancı kuşatmış. Kapitalizm yalan seviyor!
Mutluluğu nasıl pazarlayacak inşaat şirketleri?


Başka bir pano. Pırlanta yüzüğüne aşkla bakan meşhur bir dizi oyuncusu,
yakışıklı kocasının omzuna yaslanmış. Huzurla gülümsüyor. Kuyumcu paraya
kıymış. Beklenti büyük. Eğer o yüzüğe sahipsen, huzur garanti!
Beş duyun bombardıman altında. O çikolatayı ye. Bu kotu giy. Sen en iyisine
layıksın. Bizim bankada kazıklan.


Her şeye rağmen, güneşin ilk parıltıları vurunca denize. Kuş sürüleri geçerken
tepemden. Ağaçlar çiçek açtığında. Bir yıldız kayarken. Rüzgâr ıslık çalarken.
Sağanak yağmur pıtır pıtır vurduğunda cama. Bir köpek sevinince beni
gördüğüne. Kuyruğu fırıldak gibi dönünce. Çocuksu bir duygu yükselir
kalbimden. Dik yürü sen. O eğriliğe rağmen, tebessüm ederim bulutlara. Kibir
tutulması şehri meşgul ederken, Didem’den bir şiir okurum ben:


“Ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman.”


Ölüm, kahverengi deri bir tasmadır kimi zaman. Bir köpeğin parmaklarında
kalan sıcaklığıdır. Aylarca aç susuz kıvranmasıdır acıdan. Ölüm, sona eren
seslerdir bazen. Tıkırtılar, havlamalar, iç çekişler. Rüzgâr gülü gibi dönen bir
kuyruk sevinçten.


Ölüm, son nefesini verirken, kime baktığını bilmektir kimi zaman. Kalp kıran
bir veda.
Dik dur sen. Ben devrildim o taş gibi.
Uzun bir çubukla dürttüm seni.
Hadi, kameraya bak, gülümse şimdi!


Yazan:

Nazlı Akın

1975 yılında İstanbul’da doğdum. 2020’den beri öykü atölyelerinde yazıyorum, derin okuma atölyelerinde nitelikli okur olmaya çalışıyorum. Edebiyat dergilerinde öykülerim, şiirlerim yayımlanıyor. (Varlık Dergisi, Ot Dergi, Tabure, İshak Edebiyat, Edebiyatist, Öykü Gazetesi, Oggito, Edebiyat Haber) “Bana Benzeme Sakın” isimli öyküm, 2025 Çukurova Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Kül” isimli öyküm, 2024 Seyhan Livaneli Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Çocukluk Çıkmazı” isimli öyküm, 2024 Asonans Dergi Podcast Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Akide Şekeri” isimli öyküm, 2024 Ayşe Şengöz Öykü Yarışması’nda birinciliğe layık görüldü. “Nalân Roman” isimli öyküm, Oğuz Atay Öykü Ödülleri (2024) sonucunda hazırlanan seçkide yer almaya değer görüldü. “Mavi Saz” isimli öyküm, 3. Eskişehir Kral Midas Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görüldü. “Havada Sümbül Kokusu” isimli öyküm, Luna Yayınları Öykü ve Küçürek Öykü Yarışması’nda mansiyon ödülüne layık görüldü. “Kurumuş Çiçekler” isimli öyküm, 8. Cumba Edebiyat Yarışması’nda dördüncülüğe layık görüldü. "Yıkacaklar O Evi" isimli öykü dosyası, Mahal Edebiyat Öykü Yarışması'nda kısa listeye kaldı. Yakında kitaplaşacak.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)