Yastığımın masumiyet koktuğunu bilirim. O kokuya bir yenisini daha ekledim: 36’lı Monami pastel boyaları. O vakit alınabilen en kaliteli boyalardan. İçinde kalemtıraş ve boya tutma aparatı da var. Kokusuyla, renk skalasıyla, sürpriz etiketleriyle gönlümüze taht kurmuş bir haftasonu tatilinde hasretlik çantamda yerlerini aldılar.
Odama vardığımda yastığımın altına koydum boyalarımı. Pastane kurabiyeleri gibi değildi onlar, sağlam dururlardı. İlk aldığımız gün gibi, neyle yıkadıysam saçlarımı o şampuan gibi, nasıl bir kokuyla uğurlandıysam köyden; o kokuyla özdeşleşmiş…
Bir gün okul çıkışı eve vardığımda pastel boyalarımın dörde beşe ayrıldığını, bazı renklerin yerinde olmadığını farkettim. Yastığımın üzerinde özgür ruhlar cirit atmış.
“Çocuk onlar…”
“Ne bilsinler…”
Ben de çocuktum, hiçbir şey bilmeyen ve kalbimi sıkıştıran tüm sebeplere anlam veremeyen …
Siz, özlem kavramının çocuklara ne kadar ağır geldiğinin farkında mısınız?
Şimdi benimle hayal etmenizi isterim. Pastel boyalarımın her biri köyümün yoluna döşenen kavak ağaçları. Ben o boyalarla resim yapıp ağaçları günden güne eritmek istemedim. Ola ki boyanın biri ortadan kırılırsa ağaç da devrilmesin dedim. Sarının tonları sararan yapraklar, turuncu tonları yanağıma vuran akşam güneşi, yeşilin tüm açık ve koyu tonları harmanımda uzayan otlar, pembe tonları pazen pijamam, kırmızı renk kiraz bebeğimin dudağı…
Nasıl resim yaparım boyalarımla?
Onlara baktıkça cıvıldayan beni nasıl sustururum?
Fakat eridiler…
Ağaçlar ortadan devrildi…
Harmandaki otlar biçildi…
Akşam yanağıma karanlık gölge bindi…
İki gün iki gece yastığıma ağladım.
Boyalar mı yitmişti?
Yoksa elimin bırakılmasına mı feryat etmiştim?
Çocukken kalbe neler yük olarak bindiyse, yetişkin olduğunda aynı yitirmişliklerle baş edemiyorsun…
Bu kez pastel boyalar olmuyor kırılanlar…
Ağaçlar…
Aksam güneşi…
Filizlenen otlar…
Cıvıldayan çocuk…
Ve
Çocuklar…

















