Victor Hugo’nun Döngüsünde Yasın Üç Hâli
İnsan ölümle ilk kez bir cenazede karşılaşmaz. Ölüm, çocukluğumuzdan beri bildiğimiz bir gerçektir. Kitaplarda okuduğumuz, başkalarının hayatında tanık olduğumuz, uzaklarda ama zihnimizin gerisinde duran bir bilgidir. Fakat sevdiğimiz birini kaybettiğimizde ölüm yer değiştirir. Artık dışımızda değildir; içimize taşınır. Soyut bir düşünce olmaktan çıkar, kişisel bir hakikate dönüşür.
İşte bu dönüşümün adı yastır. Belki de bu yüzden yas, insanın varoluşla en çıplak karşılaşmasıdır.
Yas üzerine düşündükçe, bazı edebî metinlerin insan ruhunu anlamada psikoloji kitapları kadar güçlü bir ışık taşıdığını fark ediyorum. Victor Hugo’nun Cromwell Önsözü de bunlardan biridir.
Hugo burada doğadaki ve hayattaki her şeyin üç büyük aşamadan geçtiğini söyler:
Lirik, epik ve dramatik.
İlk bakışta bu düşünce yalnızca edebiyata ait bir estetik kuram gibi görünebilir. Oysa biraz daha derine indiğimizde, Hugo’nun yalnızca sanatın değil, hayatın ritmini de anlatmaya çalıştığını görürüz.
Burada sözünü ettiğim üç aşama, psikolojide tanımlanan yas evreleri değildir. Bu, Victor Hugo’nun sanat anlayışından hareketle yas deneyimini anlamaya yönelik sembolik bir okumadır.
Çünkü insanın yaşadığı büyük kayıplar da bir bakıma bu üç hareketi taşır.
Önce sessizce kırılırız. Sonra hatırlayarak anlatmaya başlarız. En sonunda ise hayat ve ölüm gerçeğiyle yüzleşerek değişiriz.
Hugo’nun büyük sezgisi, doğanın ve insan ruhunun aynı ritimle hareket ettiğini fark etmiş olmasıdır.
Ona göre, gün doğumu lirik bir ilahidir. Öğle, hayatın bütün gücüyle aktığı epik bir destandır. Gece ise insanın hayat ve ölüm arasındaki mücadelesini taşıyan dramatik bir sahnedir.
Bu düşüncesini şu etkileyici benzetmeyle anlatır:
“Bir şair, gün doğumunun bir ilahi, öğlenin parlak bir destan, gecenin ise hayat ve ölüm mücadelesinde bir dram olduğunu söyleyebilirdi.”
Bu cümleyi her okuyuşumda düşüncemde aynı soru beliriyor. Acaba yas da kendi içinde böyle bir döngü taşır mı?
Yıllardır yas üzerine okudukça ve yazdıkça, Hugo’nun bu üçlü yapısının insanın kayıpla kurduğu ilişkiyi anlamak için güçlü bir metafor sunduğunu düşünüyorum.
Çünkü yas da önce bir şiir gibi doğar, sonra bir hikâyeye dönüşür ve en sonunda insanı kendi varlığıyla yüzleştiren bir drama dönüşür.
Lirik Evre: Acının İlk Sessizliği
Yasın ilk anı lirik bir kırılmadır. İlk acı çoğu zaman büyük cümlelerle gelmez.
Bir odanın sesi değişir. Bir sandalye boş kalır. Bir telefon artık çalmaz. Bir şarkı, yıllar öncesinden bir anıyı geri getirir. İnsan önce kaybı anlamaz; eksikliği hisseder.
Çünkü bazı yoklukların zihne ulaşması, kalbe ulaşmasından daha uzun sürer. Lirik evre, acının henüz bir anlatıya dönüşmediği zamandır.
İnsan ne olduğunu tam olarak açıklayamaz. İçinde yalnızca tarif edemediği bir sessizlik, bir boşluk vardır. Bazen ağlayamaz. Bazen konuşamaz. Bazen hayatın herkes için devam ediyor olması karşısında şaşkınlık duyar. Anlayamaz.
Dünya aynı dünyadır; fakat insanın içindeki dünya değişmiştir.
Rainer Maria Rilke’nin şiirlerinde sıkça karşılaştığımız düşüncelerden biri şudur. İnsan bazı deneyimleri hemen anlayamaz; onların içinde yaşaması, onları taşıması ve zamanla dönüştürmesi gerekir.
Yas da böyledir. Acı ilk geldiğinde bir anlam taşımaz. Sadece vardır. Belki de yasın en zor yanı budur. İnsan yalnızca birini kaybetmez; kaybın ne anlama geldiğini de zaman içinde öğrenmek zorunda kalır.
Lirik evre, kaybın ilk yankısıdır. Henüz hikâye yoktur. Sadece ses vardır. Ve o ses çoğu zaman tek bir soruyu tekrar eder:
“Neden?”
Epik Evre: Hatırlamanın Destanı
Zaman ilerledikçe acı biçim değiştirir. Sessiz bir sızı, uzun bir anlatıya dönüşmeye başlar.
İşte epik evre burada başlar. İnsan kaybettiği kişiyle yaşadığı anıları yeniden ziyaret eder. Birlikte içilen bir kahve. Deniz kenarında güneşin batışını izledikleri şiirsel bir an. Yarım kalan bir konuşma. Söylenmemiş bir teşekkür. Küçük bir alışkanlık. Büyük bir pişmanlık. Bazen yıllar önce unutulmuş bir ayrıntı.
Yasın şaşırtıcı yanı şudur. İnsan yalnızca geçmişin değil, geleceğin de yasını tutar.
Kaybettiğimiz kişiyle yaşayamayacağımız geleceklerin, birlikte görülemeyecek yerlerin, paylaşılamayacak sevinçlerin, söylenemeyecek cümlelerin de yasını tutarız.
Bu yüzden yas yalnızca “olanın” kaybı değildir; aynı zamanda “olabilecek olanın” kaybıdır.
Roland Barthes’ın annesinin ölümünden sonra tuttuğu “Yas Günlüğü”, bu küçük ayrıntıların yas içindeki yerini gösterir. Büyük felsefi cümlelerden çok, gündelik hayatın içindeki küçük kırılmalar önem kazanır.
Çünkü sevdiğimiz insanlar hayatımızdan yalnızca büyük anlarla geçmezler. Onlar alışkanlıklarımızın içine yerleşirler.
Bir saatin içinde. Bir kokuda. Bir masanın etrafında. Bir kelimenin söyleniş biçiminde. Bir kahkahada.
Bu nedenle yas, hafızanın da yeniden düzenlenmesidir. İnsan geçmişine yeni gözlerle bakmaya başlar.
Hatırlamak artık yalnızca anmak değildir. Hayatı yeniden okumaktır. Ve insan zamanla şunu fark eder. Taşınamayan acı, zaman içinde anlatıya dönüşebilir. Anlatıya dönüşen acı ise insanın hayat hikâyesinin bir parçası olur.
Dramatik Evre: Fanilikle Karşılaşmak
Sonra gece gelir. Yasın en derin katmanı dramatik evredir. Burada ölüm artık uzak bir gerçek değildir.
Kişisel bir hakikattir. İnsan yalnızca sevdiği kişinin ölümünü değil, kendi faniliğini de görmeye başlar. Ölümün bilgisi eskidir. Fakat faniliğin bilgisi kişiseldir. Yas, bu ikisi arasındaki mesafeyi kapatır.
İnsan artık yalnızca “Bir gün herkes ölecek” düşüncesiyle değil, “Ben de sınırlı bir zamanın içindeyim” gerçeğiyle karşılaşır.
C. S. Lewis, eşinin ölümünden sonra yazdığı A Grief Observed adlı eserinde yasın bu tarafını anlatır. Kayıp, yalnızca sevilen kişinin yokluğu değildir; insanın kendi inançlarını, anlam dünyasını ve hayata bakışını yeniden sorguladığı bir sarsıntıdır.
Çünkü yas bazen kaybettiğimiz kişiden çok, kayıptan sonra kim olduğumuzu sorguladığımız bir aynaya dönüşür.
Dramatik evre bir mücadeledir. Ama bu mücadele ölümle değildir. İnsanın kendi faniliğiyle kurduğu yeni ilişkiyledir.
Kabullenmeyle isyan, hatırlamakla bırakmak, yaşama arzusu ile kırılganlık arasında.
İşte burada kadim bilgelik geleneklerinin söyledikleri anlam kazanır. Seneca’nın Stoacı düşüncesinde ölüm, hayatın karşıtı değil; hayatın sınırıdır.
Mevlânâ’nın diliyle söylersek, insan bazen yanarak dönüşür. ” Hamdım, piştim, yandım.”
Ancak burada önemli olan acıyı yüceltmek değildir. Acı seçilen bir şey değildir. Hiç kimse kaybetmeyi istemez.
Fakat insan bazen seçmediği bir acının içinden geçerken kendisi hakkında daha derin bir bilgiye ulaşır.
Yunus Emre’nin sadeliğinde olduğu gibi, insan sonunda kendine doğru bir yolculuğa çıkar.
Yasın Öğrettiği
Yas içinden geçen herkese bir şeyler öğretir. Bana da şunu öğretti:
Yas yalnızca acı değildir. Aynı zamanda bir öğretmendir. İnsanı yavaşlatır. Aceleyle kurulmuş anlamları sorgulatır. Önemsiz sandığımız şeylerin değerini gösterir.
Ölümü düşünmeye başladığımız anda, yaşamı da belki ilk kez bu kadar dikkatle görmeye başlarız. Bu yüzden yası artık yalnızca acı çekilen bir dönem olarak görmüyorum.
Yas, bir dönüşüm alanıdır. İnsan kaybın içinden geçerken yalnızca sevdiğini değil; kendisini, zamanı ve hayatı da yeniden tanır.
Belki de Victor Hugo’nun lirik, epik ve dramatik dediği şey yalnızca edebiyatın değil, insan ruhunun da en eski ritmidir.
Çünkü insan hayatı da tıpkı bir gün gibi ilerler. Bir sabah vardır. Bir öğle vardır. Bir gece vardır. Ve her gece, içinde görünmeyen bir sabah taşır.
Hugo’nun söylediği gibi. Gün doğumu bir ilahidir. Öğle bir destandır. Gece ise hayat ve ölüm arasındaki dramdır.
Yas da bu üç zamanı kendi içinde yaşar. Önce kırılır. Sonra anlatır. En sonunda dönüşür.
Belki bilgelik, acının hiç yaşanmaması değildir. Belki bilgelik, yaşanan acının içinde yeni bir anlam bulabilmektir. Çünkü her kayıp bizi biraz değiştirir. Her acı bizi yeniden başlatır.
Ve her insan, kendi gecesinden geçerek kendi sabahına ulaşmayı öğrenir.
Okuma Notları
Bu yazı hazırlanırken Victor Hugo’nun Cromwell Önsözü, C. S. Lewis’in A Grief Observed, Roland Barthes’ın Yas Günlüğü, Rainer Maria Rilke’nin Genç Bir Şaire Mektuplar adlı eserlerinden ve Seneca’nın ölüm üzerine düşüncelerinden yararlanılmıştır.
Görsel Bilgisi
Az bilinen bir gerçek. Victor Hugo yalnızca büyük bir romancı ve şair değil, aynı zamanda üretken bir çizerdi. Yaşamı boyunca üç binden fazla çizim üreten Hugo, özellikle mürekkep, lavis ve gölgeyi ustalıkla kullanarak gizemli ve dramatik atmosferler yarattı. Kapakta, Hugo’nun 1857 yılında kalem, kahverengi mürekkep lavisi ve beyaz guaj tekniğiyle gerçekleştirdiği Ma destinée (Kaderim) adlı çizimi yer almaktadır. Eser, Paris’teki Maison de Victor Hugo – Hauteville House koleksiyonunda bulunmaktadır.
https://www.meisterdrucke.uk/fine-art-prints/Victor-Hugo/43530/My-Destiny.html


















