“Öykü bizi bir şeye maruz bırakır, gerçekliği çarpıtmanın kısa yoludur.”
Susan Lohafer
Öykü okurken genellikle yoğun ve abartılı bir şeye maruz kalırız. Hafızamda yer kaplayan unutamadığım öykülerde çekilen acılar büyük, bekleyişler uzun, kalplerde yarım kalmış ya da hiç yaşanmamış hayaller, aşklar var.
Peki neden çarpıtıyoruz gerçekliği? Yazar Hakan Akdoğan bunu şöyle açıklıyor:
“Karakterin yarası yazara aitse okur açısından kıymetsizdir. Yara karaktere ait olduğu için önemlidir. Yazar, yarasını karaktere örmelidir. Bu da kendi geçmişinden getirdiği yarasını karaktere farklı bir geçmiş üreterek hikâye zamanında işlemesi demektir. Yazar, yarasını kurmaca alana bırakıp metni terk etmelidir. Bunu başardığında okurun bilinçaltında karanlıklara gömdüğünü harekete geçirir ve karşılaşmayı sağlar.”
Peki kiminle karşılaşır okur? Kendi yaslarıyla, bakmaya korktuğu karanlığıyla…
Kendimize bile itiraf edemediklerimiz önümüze serilir okurken.
“Hayatın içindeyken farkına varamadıklarımızı kurgunun içinde algılamamızın nedeni; kurgunun sağladığı kendimizi dışarıdan görebilme kapasitesidir. Metni okurken kendimize bakan bir kameraya dönüşürüz. Yazan kişi gölgesini bulur karşısında. Kendi karanlık tarafıyla yüzleşir. Bununla barışır. Sonra yarattığı karakterlerin gölgelerini anlamaya ve anlatmaya çalışır. Okuyan da karakterle özdeşleşerek kendi gölgesini tanımaya başlar.” Hakan Akdoğan
Gerçekliği eğip bükmek yazara büyük özgürlük sağlar. Kendi ızdırabımıza hapsolmadan ilerleyebiliriz böylece. Ve acıyı damıtırız. Francis Weller bunu “yası altına dönüştürmek” diye tarif ediyor.
“Öykü her zaman oluşum halindedir.”
Giorgio Mangenelli
Öyküyü yazıp bir kenara koyamazsınız. İlgi ister. Sevgiye ihtiyaç duyar. Üç yıl boyunca çalıştığım hâlâ bitiremediğim öyküler var masa üstünde. Bunun en iyi tarafı öykünün benimle gelişmesi, olgunlaşması. Hayatta da böyle olmaz mı? Genellikle acı çekerek büyürüz. Öykü kahramanı insanlık hallerinden nasibini alacaktır. Ancak böyle karton bir karakter olmaktan uzaklaşır. Derinleşir.
Eşik Dergi içinde birbirinden güzel öyküler, değerli öykücüler var. Okumanız için sizinle birkaç tanesini paylaşmak istiyorum:
Ödüllü öykücü Nazlı Akın’ın Samsara isimli öyküsünün linki:
Ödüllü öykücü Buket Uçar’ın Sobe isimli öyküsünün linki:
Ödüllü öykücü Erdem Alpyürük’ün Tünel isimli öyküsünün linki:
Ve ustam Jale Sancak’tan muhteşem bir öykü! Karanlıkta Sesler:
Aşağıda öyküye dair çok sevdiğim alıntılar var.
“İçinde anlatılmamış bir hikâye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur.”
Maya Angelou.
“Öykü, kıpır kıpır bir yapıya sahiptir. Kabına sığmaz. Söyleyeceğini, kısa, vurucu, çarpıcı bir üslupla söyler, geçer. Okuyucusunu sersemletir. Finali yoktur öykünün. Çünkü okurunun zihninde yaşamayı sürdürür.”
Hasan Özkılıç
Öyküye gönül verip bir öykü sevdalısı olursanız, işiniz zordur. Öykü peşinizi bırakmaz. Siz uzaklaşabilirsiniz öyküden, ama o sizden kolay kolay uzaklaşmaz. Rüyalarınıza girer, arada seslenir, kimi ayrıntılarını anımsatır. Yatağınızdan kaldırır, sorular sorar. Evet, onlarca soru… Kıskançtır öykü. Sonunda kendini yazdırır… Yazdırır ama bir derdi daha vardır öykünün: Okurunu bulmak.
Hasan Özkılıç



















