Yas ve Ölüm Festivali sırasında gerçekleşen “Eşik’te Yazıyorum” etkinliğinde, değerli yazarlarımızdan Leyla Mehmetoğlu Geridönmez, yas ile yazmak arasındaki ilişkiden – özellikle de yas tutma biçimlerinin susmak ve yazmak olmasından – bahsetmişti.
O gün defterime şu notu almışım: “Yazmak, yasın içinden geçmenin bir yoludur.”
O cümle içimde uzun süre yankılandı. Sonra fark ettim ki, gerçekten de yas tutarken insan, sözcüklere sığınarak kendine bir tür yaşama biçimi kuruyor. Yazmak hem acıyı taşımak hem de o acının içinde yeniden var olmaya çalışmak demek.
Bu yazının başlığı ise eşim Ferda’nın armağanı. Etkinlikten bahsederken notumu okumuştum; o da birden “Yasmak,” dedi. “Ne güzel bir sözcük.” O anda içimden “Bunu kullanmalıyım,” diye geçirdim. Çünkü içinde hem yas var hem yazmak, hem de yaşamak. Ve gerçekten de kayıptan sonra yazmak, tam olarak buydu: hem yas tutmak hem de yeniden yaşamak için verilen bir çaba.
Yaşamak, varlığımı besleyen damarları açık tutmaktır. “Yaşamak” aslında “yaş kalmak”, yani ıslak, canlı, sulu kalmak demek. Sanılanın aksine, yaşamanın zıttı “ölmek” değil, “kurumak”tır. Ölmek bir sonuçtur belki ama kurumak, sürecin sessiz çöküşüdür. Susuz kalan bitkinin yeşilini yitirmesi gibi, insan da ruhen ve zihnen kuruyabilir.
“Yeşil” sözcüğünün kökü eski Türkçe’de “yaşıl – yaş bitki rengi” sözcüğünden evrilmiştir.[1] Bu sözcük, “taze, diri” anlamına gelen yaş kökünden türemiş; taze bitkilerin renginden esinlenerek renge adını vermiş. Bu kökün anlamı beni her defasında şaşırtır. Çünkü gerçekten de yeşil olan yaşar. Damarlarında su dolaşan her şey canlı kalır. İnsan içinse o su bilgiyle, ilimle, sanatla, ezgiyle, duyguyla akar. Akış kesilirse, içimizdeki hayat da donar.
Bazen kayıplar bizi yeniden yaşama çağırır. Yazarak, konuşarak, düşünerek o canlı devinime geri dönmek isteriz. Çünkü yaşam, sürekli beslenmek ve beslemekle mümkündür. Bu dolaşımdan kopanlar Montaigne’in deyimiyle “yaşamadan ölenler”dir; Dante’nin “gölgeleri” ya da Dostoyevski’nin “ölü canları” gibi.
Camus, Sisifos Söyleni adlı denemesinde insanın kaderini taşın ağırlığında değil, o taşı her defasında yeniden kaldırışında bulduğunu söyler. Belki de yazmak, kendi taşımızı yukarı doğru itme biçimimizdir. Virginia Woolf, “Ruh, su gibidir; bir kabın içine konmazsa akar gider,” derken, belki de tam bunu anlatıyordu. Yaşamak için bir akışa, bir dil yatağına ihtiyaç duyarız.
Nietzsche ise “Yaşamak, acıyı içinde taşımak ve yine de dans etmektir,” der. Yas tutarken bile yazıya sarılmamızın nedeni belki budur. Sözcüklerle acıya bir ritim kazandırmak. Rilke’nin “Ölüm bizim içimizde, tıpkı yaşam gibi” cümlesini hatırlarsak, yaşamla ölüm arasındaki o ince sızı, aslında bizi diri tutan şeydir.
Belki de bütün mesele, yaşamın akışında kurumadan kalabilmektir. Çünkü kayıplar, her defasında bizi hem ölümü hem de hayatı yeniden düşünmeye zorlar. Yazmak, o düşünüşün suyu olur. Bazen bulanık, bazen berrak, ama hep akışta.
Kimi zaman yas tutmak da bir tür yaşama tutunmadır. Yazarken, içimdeki kurumayı fark ederim; sözcükler su olur, içimden geçip gider. Belki de “yasmak”, hem yazmak hem yaşamak demektir. Kaybettiklerimizin değil, hâlâ akmakta olan yanımızın izini sürmek için.
[1] https://www.nisanyansozluk.com/kelime/ye%C5%9Fil
Görsel linki: https://www.conservation-careers.com/conservation-jobs-careers-advice/how-to-be-a-wildlife-journalist/


















