Yasım derin bir kuyu. Bazen ışığı göremediğim, karanlığında boğulacağımı düşündüğüm, bazen nemli, kasvetli havasında yalnızlıkla kıvrandığım, bazen ise sessizce akan gözyaşlarımla yıkandığım ve yıkandıkça usul usul ferahladığım derin bir yas kuyum var benim. Arada bir ziyaret ettiğim yas kuyumun içinde neler yok ki…Öğrenilmiş çaresizliklerim, üzerime bana sorulmaksızın yakıştırılmış ve yapıştırılmış kimliklerim, kadınlık hallerim, çocuk küskünlüklerim, bana ait olmayan yargı, düşünce ve kalıplar katmanım ile pek yoğun bir gündemi var kuyumun. Duyduğum bir ifadeden, kibar ya da kaba bir reddedilişten, içsel gelgitlerimden, bir şiir, bir şarkı ya da bir hikayeden tetikleniverip kuyumun başında buluyorum kendimi. Kendime eşlikçi olup, kendi yanımda durabilecek dayanıklılığı bulursam kuyudaki yansımama bakıyorum ve pratik bir merhem sürüyorum acıyan yerlerime. Bazen bu kadar kolay olmuyor… Bazen kuyuya inmem, eni konu yasıma dokunmam, beş duyumla hissetmem, kuyumun derinliğini birebir ölçmem ancak deva olabiliyor.
Pek yakın geçmişte derinlemesine bir keşifteydim yas kuyumda. Şayet bir gözyaşı kavanozum olsaydı doldurabilecek kadar ağladığım, şişen ve kızaran gözlerime hava temas ettikçe acıdığı için gözlerimi kapatma ihtiyacı duyduğum, bulanık zihnim ve şaşkın kalbimle boşlukta oturduğum, müziğimin sustuğu, bedenimin durduğu bir yasla hemhal olma haline teslim oldum.
Buna hakkım var mı?
Sana da soruyorum canım okuyucu, buna hakkın var mı?
İnsanım ben… Kanlı, canlı, beş duyusu ile hisseden, bilinciyle bilen, bu evrenle ve içindeki her bir bileşenle titreşen bir varlığım. Sürekli bir devinimin, değişim ve dönüşümün parçası iken durup kendime ve acıyan parçalarıma bu kadar yakından, bu kadar uzun süreyle bakmaya hakkım var mı? Öylece durup ağlamaya, hem de akarsularca ağlamaya izinli miyim? “Biz senin gülen yüzüne alıştık. Böyle ağlamak hiç olmuyor” diyen sesler kulağımda çınlarken hala ağlamaya hakkım var mı?
Varmış… Evet, evet, var… VAR…
Hep güçlü olmam, dimdik ayakta durmam, üretmem, koşmam ve kaçan bir şey varmışçasına, amansızca kovalamam salık verilen hayat durmamı söyledi yas kuyuma son ziyaretimde. Ritmimi, doğamı, iç sesimi duymamı arzu etti. Böylece önden koşan değil, yaşamla akan olmamı istedi. Bunu çeşitli şekillerde ifade etti ve bu ifade ediş günlük güneşlik değildi. Anadolu’nun karlı topraklarındaki soğuk günlere uyumlandım ve kuyumu kışın beyaz durgunluğunda ziyaret ettim.
O kuyuya neden indim?
Çok kolay oldu kuyunun başında kendimi buluşum. İncir çekirdeğini doldurmayan bir sebepten ötürü, çok yakınımdaki bir kişiden, duyması beni oldukça rahatsız eden ifadelere maruz kaldım. Bu ifadeler yargılayan bir yerden, bilinçli bir can acıtma çabasıyla değil ama evet acıtır nitelikte dile geldiler. Şu an hayatta keyifle yaptığım, içinde kendimi bulduğum, bana canlılık veren ve özümdeki kendime yaklaşmamı sağlayan eylemlerime saldıran bir halleri vardı. Duyması yıpratıcı, kabul edilmesi zor, sindirilmesi mümkün görünmeyen bu ifadeleri sessizce dinlemeyi başardım. Daha iyi anlayabilmek adına sorular sordum ve anladığıma dair geri bildirimde bile bulundum. Canımı epey acıtan bu konuşmanın çok değil birkaç dakika sonrasında, dışarıda düzenleyip, kontrol edemediğim her olayın ardından yaptığım şeyi yaparken buldum kendimi. Mutfakta bulaşık yıkarken… Hem suyun şifasından, hem de bulaşıkları düzenlemek ve kontrol etmek kolay ve mümkün olduğundan, ilk tepki olarak oraya yöneldi vücudum. Akan suyla birlikte gözyaşlarım da akmaya başladı. İçime sığamayan duygularım, suyun akış hızıyla yarışır hale geldiğinde bulaşık yıkamanın da yetmeyeceğini anladığım noktadaydım. Üzerime bir şeyler geçirip, yanıma hiçbir şey almadan öylece kapıyı çekip çıktığımda, apartmanımızın terasına, açık havaya götürdü beni içgüdülerim. Oldukça rüzgarlı ve buz gibi soğuk olan hava dışarıda mıydı yoksa içimde miydi emin değilim. Doğa ananın acımı paylaştığına ise eminim. Orada ne kadar süre geçirdim bilmiyorum. İçimde capcanlı ve alev alev olan o acıyı gözyaşlarıyla sağaltacak kadar, ucu çocukluğuma uzanan yaslarımın düğümlerini hıçkırıklarla açacak kadar, ne kadar isyan, öfke ve kavga varsa üzerini örttüğüm, tozlarını süpürüp, varlıklarını ve hala orada canlı durduklarını farkedecek kadar… İşte o kadar durdum. Terastan, evime, yatağımdan, salondaki kanepeye taşıdım belki bedenimi ama acımın yanında durdum.
Bir başkasından duyduğumuz sözler neden bazen çok acıtır? Belki şu çok daha doğru bir soru olacak…
İç acım bir başkasının sözleri ile mi var oluyor, yoksa zaten uzunca zamandır orada duran tanıdık bir şeyi mi hatırlatıyor?
Şayet seni sevdiğini, değer verdiğini düşündüğün, hissettiğin biri, olur da söyledikleri ile canını acıtırsa, o sözleri sevdiğinden duymuş olmanın acıyı perçinlediğini söyleyen bir tarafım vardı o gece. Buna kuvvetle inanan tarafım çok çırpındı. Kulağımdan içime dolanlara büyük bir isyan ve inkar vardı. Gerçek bu muydu?
Söz büyüydü evet ama bir o kadar da geçiçi bir büyüydü. Bazı hisler öyle değildi oysa. Bazı hisler çok kalıcı, çok derinde, çok tanıdık, çok inatçıydı… Düzenli aralıklarla kendilerini gösterişleri ve hep aynı yerden vuruşları çok aşinaydı. O hisleri uyandıran her kim ve ne olursa olsun, hayatımdaki varlıklarının sebebi benim. Ben izin verdiğim için benimleler, ben izin verdiğim için üzeri tozlu duygu yığınlarımın tozunu üfleyebiliyorlar. O izni verdiğimde ve içimin suları dalgalandığında, kulağımdan dolan sözlerin tek yaptığı tutulmamış yaslarımı hatırlatmak oluyor.
Hırçın bir tabiatım var… Bakmayın sakin duruşuma. İçim Karadeniz’in kızı… Üzerime püskürtülen ifadelere, kendi yolumca karşılık vermeye meyilliyim. Bu sefer öyle yapmadım. Bu sefer içimde dalgalanan o suyun tam ortasında oturduğumda, suratıma hiddetle, şiddetle çarpan her bir su damlasını görmeye niyetlendim. Burnuma kaçtı, genzimi yaktı, nefesimi kesti ve gözlerimi yordu çarpıp duran su damlacıkları. Her biri sırayla sordular.
Sen ikna oldun mu değişen hayatına?
Sen razı oldun mu hep hayalini kurduğun yaşamak haline sıkıca sarılmaya?
Sen sevgiyle kabul ettin mi başkalarının bilmediği gerçekliğini?
Sen aldın mı kendin olma gücünü eline?
Ben tüm kalbimle EVET diyebiliyor olsaydım bu sorulara, yine de acıtır mıydı başkasından duyduklarım?
Yas eşlikçiliğinde en zoru, kendine eşlikçi olmak mı? Bilemiyorum ama deneyimlemeye izin veriyorum. Orada, o dalgaların ortasında oturmuş ağlayan kendime sessiz bir eşlikçilikti yaptığım. Yas kuyumun dalgalı suları, sabırla kendimi beklediğimde, görülmeyi bekleyen duygularımı kucakladığımda günbegün sakinleştiler. Bazen kuyumda ne varsa sahiplenilmemiş o ya da bu şekilde göğüme yansıyor. Benden doğanlar, hayatla bana geri geliyor. Zor duygularımda vaktiyle yanımda olamayanlar yerine kendi yanımdayım. Pek sevilmeyen ve hoş görülmeyen gözyaşlarıma izin vermeye, sıcak ellerimle kendime mendil olmaya, hissetmeye hakkım olan tüm duygulara sahip çıkmaya niyetliyim. Ancak böyle durulur dalgalı sularım, bulutların arasından doğar güneşim. Ancak böyle işittiklerimin ne kadarı bana ait bilebilirim.
















