Eşi, gel el ele intihar edelim, diyormuş.
Sibel en çok sahilde yürümeyi severdi. Çok zamandır çıkmamıştı dışarı. Bunu fark ettiğinde çoktan bahar gelmişti. O gün hava yirmi dört dereceyi gösteriyordu. Perdeyi aralayıp camı açtı. Mis gibi bahar havasını içine çekti. Pardösüsünü aldı, sahile inmeye karar verdi. Dışarısı ne de sakindi. Ne insanı ıssız hissettirecek kadar az ne de rahatsız edecek kadar çok insan vardı. Yorgun düşen ruhuna, bedenine iyi gelmişti dalgaların yumuşak sesi, martıların ötüşü. Güneşse sıcacık dost eli gibi ısıtmıştı yüzünü. Boş bir banka bırakıverdi kendini. Neden böyle oldu, neden biz diye sorguladı her şeyi. Günbatımı başlamıştı. Havanın soğuduğunu sırtı birden ürperince fark etti. Usulca kalktı, eve döndüğünde akşam olmuştu. Ne zamandır kaçtığı duygularını, anılarını, “dostum” dediği yıllanmış defterine yazdı.
“Yıllar önce peş peşe yaşadığım üzücü olaylar ile çok strese girmiştim. Kapamıştım kendimi dünyaya. Ezbere yaşıyor, oradayım sanıyordum. Eniştemin hastalığı ile uğraşırken kendi kontrollerini ihmal eden ablam altı ay sonra kendisinin de kanser olduğunu öğrenmişti. Eşi gel el ele intihar edelim diyormuş. Hep peşinden koşmuş, gece gündüz demeden çok uğraşmıştı onu korumak için.
Oysa kendinin ihtiyacı vardı o güç bildiği ellere. Eceliyle öldüğünde kocası, kanadı kırılmış bir kuş gibi olmuştu. Vazgeçiyordu her şeyden. “Neden yaşayayım ki, artık bir amacım yok, bazen ben de intihar etmek istiyorum” demişti. Sanki bir çimdik yemiştim bedenime.
Yeniden doğuşa inanan biriydi. “Tekrar dünyaya geldiğinde yine aynı şeyleri mi yaşamak istiyorsun, sabret vazgeçemezsin kendinden” dediğimde, gözündeki duraksamayı gördüm. Gördüm kalbine inişini gözlerinin. Ve bir daha acaba mı diye hiç şüphe duymadım.
Kendisine iyi gelecek ilaç belirlenmişti. Tedavi başlıyordu. Hastanenin kafesindeki can alıcı, kıpkırmızı kan rengiyle kendine çeken narlar, nar suyu, ne yapardı ki? Kana kana içmişti, bir dikişte bitirmişti. İlacı alırken damardan, bir telaş, bir koşturmaca, bir şeyler oluyordu. Gözüm her an üzerindeydi. Nabız düşmüş, nefes sıkıntısı başlamış, alerji yapmıştı bir şeyler. Müdahale edilerek geri dönmüştü. Masum nar suyu sebep olmuş. ‘Daha kötüsü olabilirdi’ diyen doktora “ne olabilirdi ki diye sorduğumda”, ‘ölebilirdi’ demişti. Ben donakalmıştım. O ne rahatlıkla söylenmişti. Madem böyle hayati bir risk vardı, bu bilgi hastaya, yakınına verilmez mi? İnsan ne bilsin ne soracağını? İçmemeliymiş nar suyu, greyfurt suyu… Beyaz yeri mi ne, yaparmış bunu. Neye mal oldu? Esas ilacı bir daha alamadı. Uzayan tedaviler, o mu olsun, bu mu olsun diyen doktorun gözünün ta içine bakıyorsun. Ne yapıyorsun, biliyorsun değil mi? Eminsin, değil mi?, demek istercesine beklemeler. Daha çok araştırmalar. Ne iyi gelir, kime gitmeli? Yoğun düşüncelerle geçerken zaman, duyguları kaçırıyorsun. Tek önemli olan iyileşmek. Olabilir, çok kişi iyileşmiş. Bize neden olmasın, başarabiliriz gayretiyle gidip gelmeler.
Bu süreçte dökülen saçlar… Öyle güzel, sarı, uzun, gür, çağlayan ırmak gibi, yaşam dolu. Güneş gibi sıcak duygusu. Seyrederdim hep saçını, tenini, hele o gülüşünü. Şen şakrak neşe dolu oluşunu. Bir gün ta ki o gün, saçının tıraş edildiği gün. Benim hayalimdeki senin bittiği gündü. Sinirim bozulmuştu da, gülmüştüm anlamsızca. Benim de üzüntümü tolere etme şeklim, gizlenmekti bir gülüşün ardına. En iyi sen bilirdin beni. Anlamıştık birbirimizi. Sessizce, içimize ağlamıştık göz göze. Sonrası, tekrar çıkmıştı saçların. Yeşeren umut ışığı gibiydin. Yeniden doğmuş,büyümüştün. Tam da senin istediğin gibi kıvır kıvırdılar artık. Ne güzel, diyordun aynada. Severek bakıyordun yansımana. Çocukluğundaki gibi lüleli buklelerin.
Kısa zaman geçmişti ya da bana öyle gelmişti. Tekrar dökülme başlamıştı. Ne oluyor diye içimden sessiz çığlıklar atıyordum. Sana yansıtmadığım ne çok duygum vardı. Peki ya sen? Kim bilir neler söylemek isterdin bize. O yoğun bakım yatağında tamamen dökülmüştü saçların. Masum bir kız çocuğu olmuştun.
Birkaç gün sonra, “Entübe oldu,” dediler. O sabah beni görünce gözleri korku dolu, telaşlı bir şeyler anlatıyordu. Ama konuşamıyordu. “Yazmak ister misin, yazar mısın?” dedim. Evet, der gibi başını salladı. Gözleri parlamıştı. Hemen bir kâğıtla kalem buldum, ona verdim. Nasıl da hızlı hızlı yazıyordu. Sonra kâğıdı uzattı bana. Okudukça sinirlendim gördüklerime. Şikâyet ediyordu onları bize. “Yazıklar olsun, bu kadar insansınız burada, şu ikisi bana neler yaptılar dün gece.” Ve birçok şey daha. Korkmuş, canı yanmış ve kızgındı. “Ben buradayım, endişelenme,” dedim. Elini tuttuğumda, güvenle uyumuştu. Her kapıyı çalmıştım. Cevap arıyordum. Gerçeğin peşindeydim. İnanmıştım ablama. Oysa sonradan anladım ki, hayal gerçek arası, yaşadığı entübe olmanın acısıyla dünyası karışmıştı. Bir keresinde, beni uyutarak tedavi etsinler, demişti. Sonrası hep uyutuldu. Maalesef birkaç gün sonra gitmek istemişti. Gitti…
Çaresizliğinle bırakmıştın ya beni, oysa hiç ölmeyecek sanırdım seni. Arkasından ben, “Neden vazgeçtin neden?” diyerek aylar, yıllar geçirdim. Kâh ağladım kâh güldüm, yürüdüm, film seyrettim; en çok da özledim. Hep o korkulu gözleri, sitem dolu sözleri aklımda, çare arıyordum hüznüme. Ben vazgeçti sanıyordum ya, oysa o teslimiyetteydi. Çok geç anladım bunu.
Birçok sevdiğimi verdim o soğuk odalara. Ama konuşulmayanlar vardı sonda. Yazılıp da açılmamış mektuplar gibiydi kelimeler. Sonrasında, acaba bulur muyum bir not, bir keder, bir eder, diye çok aradım köşeleri, kitap aralarını, onlardan bana kalan ne diye. Acıları yüreğimde, kalakaldım öylece. Oysa hiç ölmeyecek sanırdım sizi.
Dokunamadıklarım, konuşamadıklarım, saramadıklarım, özür dilerim, özür dilerim sizden. Neye ihtiyacın var sorsaydım, gitme kal deseydim. Doya doya kucaklasaydım, can-ı gönülden; sahiden olabilseydim. “Bak ben buradayım, sen istersen oradayım.”
Söz vermiştim kendime, bir daha arafta kalmayacaktım.
Günlerden bir gün, o gün geldi aklıma. O hâlde bile yazmıştı. Sıkıntısını atmıştı. Hâli ifade bulmuştu. Ben de acaba ne demek istiyordu sorusuyla kalmadan, ruhen iyileşmiştik. Anlaşılmak, anlamak, sözün bittiği yerde, yazıda can bulmuştu.
Bir gün tam karşında durduğunda hayat, söz uçar yazı kalır. Bilirsin. Bilirsin ki, acını yazınca hafifler sızısı kalbinde. Sevgisi kalır içinde. Tebessümle anarsın ya onları, umutla dönersin dünyaya”
Sibel, derin bir nefes aldı. Kalem durdu. Gördü ki, bir özür de kendine borçluydu. Şefkatle sarıldı kendine. “Gel ele ele yaşayalım” dedi birlikte.
Teşekkürler her şeye.















