abdullah yılmaz
Yazmak, yas sürecinde sağaltıcı bir role sahip midir? “Ben onsuz nasıl
yaşarım?” sorusuna bir yanıt verebilir mi?
Anneyi her daim yücelten dünya edebiyatı, baba için “acıklı, Kafkaesk
mektuplar” dışında bir pencere açabilir mi? Georgi Gospodinov, son romanında babasını
kaybeden anlatıcı üzerinden, bir kaybın ardından yaşanan süreci okurlarla içtenlikle paylaşıyor.
Yazar, ölen babaya ait anıları kâğıda dökerek bunları belleğin tekinsiz zayıflığına terk etmemiş
oluyor.
Bahçıvan ve Ölüm, Gospodinov’un diğer kitaplarında olduğu gibi Metis Yayınları
tarafından basılarak bu ay Türk okurla buluştu. Bulgarca baskısındaki kapak tasarımı, Türkçe
baskısında da kullanılan roman, Hasine Şen Karadeniz tarafından Bulgarca aslından
çevrilmiştir. Yazarın daha önce Doğal Roman, Hüznün Fiziği ve Zaman Sığınağı romanları ile
Yokluğun Haritaları isimli şiir kitabı da aynı yayınevi tarafından yayımlanmıştı.
Roman, epigrafların ardından “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” cümlesiyle okuru
karşılıyor ve kitabın adından da anlaşılacağı üzere bir kaybın hemen ardından yazıldığını okura
hissettiriyor. Henüz ilk sayfanın yarısına gelmeden “Galiba altımı ıslattım.” cümlesiyle,
Gospodinov romanlarında alışılagelen hüznün bu kez farklı bir şekle büründüğüne şahitlik
ediyoruz. Sayfanın sonuna doğru ise ana kahramanın henüz kitabın ortasında vefat edeceğinin
bilgisini veren anlatıcı, Gospodinov eserlerinde sıklıkla karşımıza çıkan Gaustin’e atıf yaparak
babasına dair hikâyeleri anlattıkça onun, tekrar hayata döneceğini ve belki de bu şekliyle
hikâyelerde de olsa ölümsüz bir kimliğe sahip olacağını vurgulamaktadır.
Sayfalar ilerledikçe tempo zaman zaman artsa bile yaşanılan duygusal yoğunluğa “acil
durumlar için komik hikâyeler” ile kısa molalar verilip okuyucuya tebessüm edeceği anlar
sunuluyor. Ayrıca babaya ait olan “Korkacak bir şey yok” ifadesine sıkça yer verilerek
yaşanması muhtemel durumlara dair kaygılı olunmaması gerektiği de hatırlatılıyor. Bu duygusal
yoğunluk, roman boyunca babaya dair anlatılan anıların da eşlik etmesiyle artıyor. Bu anılar
sırasında babanın hastalığının artık son evresinde olduğunu ve ağrılarının katlanılmaz olduğu
görülüyor. On yedi yıl önce de benzer bir süreci yaşayan babanın, o zaman hastalığı atlatırken
bahçeyle ilgilenmesinin de fayda sağladığını görüyoruz; yetiştirdiği sümbüller, nergisler, fulyalar, laleler, kirazlar, domatesler, güller ve daha nice bitkinin baba için önemi vurgulanıyor. Ardından
şiirsel bir soruyla yine ölüm hatırlanmaktadır: “Çiçekler aslında ölülerin gizli periskopları değil
midir?”
Gospodinov, yazdığı romanlarda farklı anlatı tarzları deneyen bir yazar. Mesela Hüznün
Fiziği’nde romanın parçalı yapıdan oluşması sebebiyle, kurduğu anlatının “kuantum romanı”
olduğunu dile getirirken fizikçilerin, roman okumaması nedeniyle yazmaya cesaret edebilmek
için on yıl geç kaldığını söyleyerek okurlarını gülümsetmişti. Bahçıvan ve Ölüm’de ortaya
koymuş olduğunun ise bir “ağıt-roman,” “anı-roman,” “bahçe-roman” olabileceğini belirterek
okurlarını hüznün botaniğine davet etmektedir. Hüznün botaniğinde ilerleyen birisi için ise bu
adlandırmalardan hangisinin daha uygun olduğunun, çok da fark etmeyeceğini sözlerine
eklemektedir.
Yazının en başındaki soruya dönecek olursak; romandan iki alıntı bu konudaki
kararsızlığımı kamçılar nitelikte: “Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…” ve “Evet,
konuşabildiğine, yazabildiğine, sözcükleri sıralayabildiğine göre, bu muhtemelen kederin küçük
ateşidir. Sadece şunu merak ediyorum: Acaba bu sözcüklerin çırası ateşi yatıştırıyor mu, yoksa
daha da mı harlıyor?” Ancak bu alıntılara rağmen acıya dair, hüzne dair ve dahası ölüme dair
yazabiliyor olmanın ve gideni bir anlamda ölümsüzleştirme çabasının, yas sürecine olumlu
katkıları olduğu kanaatindeyim. Anlatıcımızın babasının dediği gibi: “Korkacak bir şey yok.”

















