Bahçedeki nar ağacının gölgesi, sırasıyla ayaklarına, dizlerine, ellerine oradan da kanepedeki sıralı motiflerin akışına doğru esneyerek uzuyor. Bir süre güneş ışığının evdeki gezinmesini seyrediyor, sonra ağır ağır kalkıp pencereye gidiyor. Ağacın üzerindeki narları tek tek sayıyor, tastamam. Yusyuvarlak narlar, yer yer düzensizce çatlamış, portakal sarısından gece kırmızısına kadar lekelenmiş kabukları, parlak olgun tanelerini çatlaklarından parlatarak gösterip ağacını seyretmekte. Libas, narı çok sever, bol bol nar yiyecek demek bu yıl. Nar için kullanılan ucu kıvrık bıçağıyla, tanelerine zarar vermeden kabuğunu soyacak, yere düşürmemeye özen göstererek gevrek ve sulu taneleri yiyerek geleceğine dair tatlı hayallere dalacak. Nar ağacının altında sonbahar güneşinin tüm enerjisini bedenine depolayacak.
Tekrar yatağına dönüyor. Yatmıyor, küskün sümbüller gibi yere eğilen bakışlarını kaldırıyor. Yatak örtüsünün üzerindeki, güneş ışığının ısıttığı motiflerde gezdiriyor elini. Bu kez başka bir gölge motiflerdeki renkleri solduruyor. Sebebini biliyor bu soluşun. Çünkü Libas’ın hırkasından iple o motifi. Çünkü Libas’ının hırkasında maviler o motiflere akmış. Çünkü kimisi hiç kullanılmamış, kimisi söküntü iplerle ve her ilmeğine bulaşmış mutluluk gizlenmiş. Çünkü örülürken ya bir türkü ya karşılıklı latifeler eşlik etmiş harcanan zamana. Mırıl mırıl o günlerin ezberine dökülmüş konuşmaları dudaklarında. Sözcükler kırık kırık ve sesi kılçıklı. Umutlarının kaybı, yüzüne keder coğrafyası çizmiş adeta. Her uyarıda değişen, titreyen mimikleri. Dış kapıdan gelen sesi duymazdan geliyor. Ancak aşağıdaki ses inat.
“Bibi, aç kapıyı!”
Cevap vermemekte kararlı. Bakıcısına kinli çünkü. Özellikle adını söylemeyişine öfkeli. Sersem bu kadın, diye söyleniyor kendi kendine. Benim bir adım var yahu!
Eskimiş bir gülümseme yerleşiyor dikine çizgilerle dolmuş dudağına… Adım var mı gerçekten? Başını kapıya döndürüp sesleniyor kapıyı vurana.
“Ben seni kilitledim dışarıya.”
Sonra koltuğuna bitkince gömülmüş kocasını fark ediyor. Ayakta zor duran boynundan başlayarak pörsümüş eski bir bez bebeği andıran kızına bakıyor. Gözlerinden ona doğru bir demet sevgi huzmesi ulaşıyor. Suskunluğu bozmak gerek. Bu iş ona düşüyor, tartışmasız.
“Hâlâ konuşmuyor musunuz siz? Mustafa’m, Libas’ım aradan onca zaman geçti. Bırakın artık bu küskünlüğü.”
Yok, yok hatırlatmamalı, deşmemeli olayı. Bir de benim adımı unutkana çıkarmışlar. Unutmuyorum, hatta unutmuş gibi yapıp diğerlerine de hatırlatmamak amacım.
“Hıh, siz de gelmeseniz, hapsolacağım bu koca dünyaya. Şu bağırtkan var ya sizin gelmenizden rahatsız. Beni kendine mecbur tutacak aklı sıra. Mustafa’m, potinlerini boyadım, gördün mü bak, ayna gibi. Aslında çok merak ediyorum, giderken neden giymedin? Kapıyı açtığımda, şu kadın gitsin de hele, eşikten dışarı koyayım, çek ayaklarına temiz temiz.”
Yatağının altına eğilip bakıyor, unuttuğu bir şey var mı diye. Elinde tuttuğu körüklü çizmelerin üzerindeki olmayan tozları üfleyerek koltukta oturan hayali kocasının yanına gidiyor.
“Libas’ım, daha güzel parlatır. Değil mi kızım? Neyse bu seferlik ben yaptım. Sen hem daha yeni geldin, işe boğmayayım seni. Eeee, anlatın bakayım.”
Libas’ın iki yandan sarkan kol kalınlığındaki saç örgülerini okşuyor. Şişkin örgülerin son boğumundaki bağcığın fiyongunu sıkıştırıyor. ‘Hep gevşiyor bu bağcıkların. Kurdeleler sıkı tutmuyor düğümü.’ Örgüden sarkan bukleye parmağını takıp sıvazlıyor. Düzleşmeyi reddeden bukle, parmakların arasından kurtulunca yeniden yay çizerek eski formuna kavuşmak için zıplıyor.
“Beni sormayın canım, burada, bu evde ve yine bahçemizde oyalanıyorum. Bak görüyorsunuz nar ağacının gürleyişini. Suyunu ihmal etmiyorum. Neredeyse ikinci katın balkonundan koparacağız narları. Çocuklardan rahat bulsa daha da serpilecek garibim. Geçenlerde birini yakaladım, uzanmış güzelce, kopardı koparacak. Urganı salladığım anda çekiverdi elini. Sonra da yaygarayı bastı. İp acıtmış kolunu. Vah ki ne vah! Annesi, ablası beni şikâyete geldiler. Yok canım bana değil, şu dışarıya kilitlediğim sersem kadın var ya ona. Kendisini benim sahibim sanıyor. Kedi miyim ayol ben, sahiplenilecek?”
“Bibi, aç kapıyı. Bak oturup konuşalım ha! Ne dersin?”
Gülüyor.
“Benim bir adım var. Bana adımla hitap et! Yağma yok. Önce ben bir özlem gidereyim kızımla ve kocamla. Sonra. Akşama kadar oturmaktan yoruldun zaten, biraz ayakta bekle orada.”
“Libas’ım otursana kızım sen. Neden ayaktasın? Gel babanın yamacına bakayım. Hah şöyle. İyi ki geldiniz, zaten içime doğmuştu bugün geleceğiniz. Nereden mi? Şu motiflerden. Mavinin yeşile meyillenmesinden. Her birinin diğerine sıcacık yanaşmasından. Zincirlerle birbirine sarılmasından fotoğraf çektirir gibi.”
Kocası ve kızının arasında mekik dokuyan gözleri ellerine sabitleniyor. Küskünce, başını sol omzuna doğru yatırıyor.
“Fotoğrafları, size ait olan her şeyi kaldırdılar ortalıktan. Sizi hatırlatacak ne varsa sakladılar. Bu örtüyü unuttular. Çünkü bilmiyorlar benim için ne kadar önemli olduğunu. Çünkü ahrazlar gibi onunla konuştuğumu bilmiyorlar. Yalnızlık sıtmasına tutulduğumda sarıp sarmalanarak sizin hatıralarınızla ısındığımı bilmiyorlar. Tığ elimde, ilmikleri çekerken sürdüğüm hayatı hele hiç bilmiyorlar. Bak bu motif de senin şapkandan kalan ipten ördüğüm Mustafa’m. Şuradaki bana ilk aldığın bluzumun söküntüsünden, bu, bu uçuk kırmızı, buuu neredendi? Bilemedim şimdi. Hah! Libasım bu nar çiçeği rengi, senin en sevdiğin. Çeyizindeki kanaviçe renkleri gibi çeşit çeşit ama illa da bu. Sahi ne oldu sandıktaki işlemelerin? Sandık hangi odadaydı?”
Gözlerini kırpıştırdı hatırlamak için, azıcık ara veriyor konuşmasına. Sanki tekrar yalnızlaşıyor. “Unutkan mıyım? Hiç de bile. Birazdan aklıma gelir. Hem biliyor musunuz? Kalanlar asla unutmaz, gidenleri bilemem ama kalanlar hep hatırlar.”
Yastığı başının koyduğu yerden ezilmiş. Pamuğunu kabartıyor, pıtpıtlarla düzeltiyor. Sakince oturuyor güneşin ışığına yaslanmış, koyu gölgeye kesmiş iki suliete bakıyor. Gözbebeklerinin ardına saklanmış acı kokuyu duyumsuyor. Kımıltısız duran kemikli yüzlere dikkatle bakıyor.
“Ya…” diyor yeniden başlamak için “Anlıyorum. Bu suskunluğunuzun amacı beni konuşturmak. Belki de ben değil siz unuttunuz her şeyi. Libas’ım, sevgi böyledir işte. Bir sevdin mi unutursun kalabalık bir dünyada yaşadığını. Bir sen kalırsın o yalnızlığın içinde bir de gidenler. Gözlerinden anlasın istersin karşındakinin seni.”
Boşluğa bakıyor sevecenlikle.
“Şimdi mi anlatacaksın? Yok demem o ki o zaman anlatsaydın. Tüm bunlar yaşanmazdı belki. Elimden geleni yapardım senin için. Sen söylemezdin ama ben bilirdim. Anne olunca okursun gözleri. Hayatı köpürsün en kıymetli ipinle. Söylesene bey, haksız mıyım? Bana kızardın, endişelerimi söylediğimde. Dedim sana, Libas’ım sevdalanmış. Konuşalım, bir hele. Sen tutturdun. Zengin evde yaşasın, rahat eder diye.”
“Zenginlik istemez benim körpe kuzum, sevgi ister, şefkat ister, yaşıtını ister. Hem ne yapacak malı, mülkü. Bizim olan onun olacak önünde sonunda. Bir evladımızdan başkaca kimimiz var ki. Üst kattaki kiracılarımızı görsen imrenirsin. Karı koca akşam oldu mu alırlar kızlarını yanlarına, dolaşmaya çıkarlar. Dönüşlerini beklerim nar ağacının duldasında. Güle oynaya merdivenlerden çıkarlar. Oynaşmaları, balkon kapısından dışa taşar. Nohut oda, bakla sofa olsun, kira olsun, ne gam. Sevgilerini koyarlar sofraya, üç kaşık, üç tabak.”
“Geçim zor mu? Kocası dışarı işi yapıyor, karısı dikiş diker ele. Bir günden bir güne kiralarını aksatmazlar. Kızlarına çiçek gibi bakarlar. Odun, kömürü herkesten önce alırlar. Hatta bizim kışlık odunları bile kırıp istifledi bu yaz adamcağız. Yüreğinde sevgi oldu mu karı kocanın, samanlık seyran olur.”
“Niye vazgeçtin Libas’ım yüreğindeki sevdandan? Baban için mi? O dernekteki müzevirler dilerim gün yüzü görmezler. Başlamasaydım yaz temizliğine ben o gün, bey sen de gitmeseydin derneğe. Hadi gittin, kulağına üfüren şeytanlara uymasaydın. Libas’ım narlardan kesmeye üst kata çıkmasaydı. Senin hışımla eve gelişini görmeseydi balkondan…”
“Ağlıyor musun Libas’ım, yok yok ağlama sakın. Baban da istemezdi böyle olsun. Desene bey! İstemezdim böyle olsun, desene!”
“Bibi, eğer kapıyı açmazsan çilingir çağıracağım.”
“Gördünüz mü bakın, hâlâ adım yok. Niye mi? Çilingir çağıracakmış. Üst katın balkonuna demir kapı yaptırmışlar, kilitleyeceklermiş. Neymiş efendim? Bir gün çıkarmışım da merdivenlerden, düşer müşermişim. Ben manzara seyretmeye mi çıkıyorum ayol. Narlara kurdele bağlıyorum yalnızca. Gevşeyip düşmesinler diye. Dilek ağacına çevirmişim güya. Gizli gizli konuşurlarken duydum. Uyuma numarası yapıyordum o sıra. Şu dış kapıdan çıkmam yasak. Narı da sulayamayacağımı sandılar. Ben hiç ihmal etmem ki. Peh, unutkanmışım. Çayın suyunu, sebze meyveyi yıkadığım suyu biriktiririm şu kovaya. Gece çıkıp gizlice hep nar ağacının dibine dökerim. Şu kadın son zamanlarda bana engel oluyor ama ben bir yolunu bulup yine suluyorum. Gece de olsa. Hapsolacağımı sanıyorlar şu odacığa.”
Sıvanası bir hıçkırık geliyor gırtlağına, hafiften bırakıyor nefesini. Sinsi bir yabanilik dolaşıyor odanın yalnız duvarlarında. Sohbet, gömülmeyi bekleyen ancak toprağın kabul etmediği bir cenaze gibi orta yerde bekliyor. Sonra aklına yeni gelmiş gibi gülümsemesini yüzüne takıp konuşmaya başlıyor.
“Yedek anahtardan hiç bahsetmedim size. Belime bağladım. Sıkıca düğüm attım üst üste. Hayatımıza da atabilseydim bunlardan beş on tane. Saçındaki gevşek fiyongu sıkıştırır gibi. Sökülüverdi sizin gidişinizle. Bu anahtarın ipi sapasağlam, feriştahı gelse çözüp açamaz. İşte bununla kapıyı açıyorum, kadın şuradaki koltukta gardiyanlık yaparken koyu bir uykuya daldığında. Nar ağacını suluyorum. Altında bakıyorum geceye, geride bıraktığınız gökyüzüne. Mendil gibi küçücük pencereden değil bu kez. Mahallede kim uyuyor, kim uyanık evlerin pencerelerinden anlıyorum.”
“Hepten kesmediler canım gelip gitmeyi komşular. Yalnız Hikmet Hanım, artık balkona çıkmaz oldu. O da benim gibi artık odasında yatar olmuş. Gün sayıyormuş çocukları. Beyni küçüldükçe yüreği büyüyor insanın. Çok şükür ben ayaktayım. Tuvalete gidiyorum, yemeğimi yiyebiliyorum. Bu kadına ne ihtiyaç var, anlayamıyorum.”
“Libas’ım sen olaydın yanımda bir gün bile durmazdı bu kadın bu evde. Ne vardı öğlen sıcağında nar kesmek için balkona çıkacak?”
“Bak yine ağlamaya başladın. Söylemeyecektim ama bu ağlamaların beni zorluyor. Eh peki bey, peki, konuşalım da kapatalım şu meseleyi. Baban, o uğursuzların iftiralarını duyup hırsla eve geldiğinde, bir de seni bulamayınca gerçek sandı dedikoduları. Karnının şişliğini dillerine dolamışlar. Ya evet, sen bilmiyorsun. Ben de bilemedim kehribar bakışlım. Kaptı, beylik silahını, dayandı Muzafferlerin kapısına. Bilirsin ezelden beri bir husumet var aramızda. Onlar da yanlış anladılar elbet. İtiş kakışta baban kaza kurşunuyla vuruldu. Duydun değil mi gürültüleri oradan, gördün değil mi olanları…”
“Eh güzel yavrum, gördüklerini duyduklarını hayra yormadın. İyice anlamak için uzanıp eğildin balkon demirinden.”
Söz uzadıkça zamanın kısaldığını hissediyor üçü de. Sorular eskiyor, ufalanıyor dudaklarda. Kapının önünde mahşer kalabalığı. Bir kadın ağlıyor, çaresizlik saçan sesiyle.
“Açmıyor akşamdan beri kapıyı. Bakkala gitmiştim, öteberi almaya. Geldim, kapı duvar olmuş. Anahtar kilitte olmasa açardım her zamanki gibi. N’olur acele edin.”
“Uyuyakalmıştır belki”
“Hayır bağırıyordu az önce bana.”
“Dengeni kaybedip elindeki makasın üzerine düştün. Yüreğindeki acıyı susturdu, elindeki makas göğsünü delerek. Elinde sıkıca tuttuğun narın taneleri kanına bulandı, su kabarcıkları gibi dağıldı göllenen kanının üzerine. Sanki doğduğundan beri orada yatmışsın gibi rahatça yüzüstü kaldın epeyce. Ben de başında gevşemiş bağcıklarını sıkıladım. Örgülerini çıkardım senin nar kırmızısı can sıvından. Sünen, solan gölgesini çekmedi, nar ağacı. Bekledi benimle başucunda.”
Dolan ve ciğerlerine sığmayan soluğunu bir çırpıda boşaltıp tazeledi tekrar.
“Otopsi yaptılar sonra. Adli vakaymış ya. Karnında büyüyen illetin bir bebek değil, ur olduğunu yazmış rapora doktorlar. Bir de kan kaybını. Ah güzel Libas’ım. Ben öleydim keşke ikinizin yerine.”
“Bibi, orada mısın?”
“Bak bir adım bile yok. Herkesin bibisiyim. Bir anne ölse çocukları “öksüz” olur. Baban öldüğünde adım “dul” oldu benim. Peki çocuğu öldüğünde anaların adı ne olur? Henüz bir ad bulunamadı buna. O, artık kimsenin annesi değil.”
Uykulu anılar, göğsüne yaslanıyor kadının. Son konuşma, son görüşme ve geride kalan hikayesi olmayan ifadesiz bir yüz. Yeni kabartılmış yastığın üstüne gömülmüş, düşüncesi bitmiş bir zihin. Kapı, dış dünyaya açılıyor; oda, karanlığa kilitleniyor.

















