SÜT BEYAZDI

| 25/08/2026

— Senin tuzun kuru tabii.
Kutuyu elime aldığımda ilk gördüğüm buydu. 03.09.2026. Mavi rakamlar beyaz
kartonun üzerine öyle sakin basılmıştı ki bir an öfkelendim.
— Sütler, ölüm ilanı okumuyor mu?
Sütün önünde altı gün vardı.
Cem’in yoktu.
Kapağını açmadım. Tezgâha bıraktım.
Buzdolabının motoru çalışıyor, mutfağın içini düşük, kesintisiz bir uğultuyla
dolduruyordu. Üç gündür bir an bile yalnız kalmamıştım; bugün evin sessizliğiyle baş
başaydım.
Cenazeden sonra gelenler gitmiş, tabaklar toplanmış, sandalyeler eski yerlerine
dönmüş, kapının önündeki ayakkabılar azalmıştı. İnsanlar giderken beraberlerinde seslerini de
götürmüşlerdi. Evimiz şimdi, köşeye sinmiş bir kedi ürkekliğinde.
Yarın elektrik aboneliğini kapatacaklardı. Ablam telefonda yalnızca bunu söylemişti.
— Buzdolabını unutma.
Unutma.
Sanki içindeki her şey beni üç gündür beklemiyormuş gibi.
Buzdolabının kapağını biraz daha açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Raflarda yarım
bir salatalık, kapağı sıkıca kapatılmış zeytin kavanozu, üç yumurta, açık peynir, iki yoğurt,
hardal, geçen yazdan kalma vişne reçeli vardı. İnsan öldüğünde yiyecekler neden yerlerinde
kalıyordu? Birinin artık kahvaltı etmeyeceğini anlamaları gerekmiyor muydu?
Yoğurtlardan birini aldım.
31.08.2026.
Cem yirmi sekizinde ölmüştü.
Üç gün.
Yoğurdun üç günü daha vardı.
Ötekini çevirdim.
04.09.2026.
— Sen bunu hiç açamayacaksın.
Sesim dolabın içine girdi, soğukta kaldı.
Yoğurdu tezgâha koydum.

Peynirin üzerinde tarih yoktu. Cem peyniri marketten alınca plastik kabından çıkarır,
cam saklama kabına koyardı. “Plastikte terliyor,” derdi. Bunu her söylediğinde ben de her
seferinde “Peynirin terlediğini ilk senden duydum,” diye cevap verirdim.
Cam kapağı kaldırdım.
Beyaz peynirin bir köşesi kurumuştu.
Parmağımla bastırmasam da anlaşılıyordu. Kapağı yeniden kapattım.
Çöp poşetini açıp sandalye sırtına geçirdim. Siyah plastik aşağıya doğru sarktı. İlk neyi
atacağımı düşündüm.
Salatalığı aldım. Ucu yumuşamıştı. Çöpün üzerine tuttum. Elim varmadı.
Saçma olduğunu biliyordum. Cem salatalığı kutsal bir nesne gibi saklamazdı. Hatta
böyle yumuşamış görse hiç düşünmeden çöpe atardı.
— ‘Bu gitmiş,’ derdi. Ben de normalde ondan önce davranırdım.
— Gitmiş… 
Salatalığı geri koydum. Buzdolabının kapağını kapattım. Motorun sesi bir süre daha
sürdü. Sonra sustu. Sessizlik daha kötüydü.
Telefonum titredi. Ablam.
— Başladın mı?
— Başladım.
— Çok oyalanma. Kokar sonra.
Buzdolabına baktım.
— Kokmuyor.
— Ne?
— Bir şey yok.
Ablam birkaç saniye sustu.
— Ece.
Adımı o ses tonuyla söylediğinde çocukluğumuzdan beri ne demek istediğini bilirdim.
Hadi. Yap. Bitir.
— Tamam.
Telefonu kapattım.
‘Bitir.’ Sözleri mutfağın ortasına bırakılmış ağır bir eşya gibi kaldı.
Buzdolabını tekrar açtım. Bu kez üst raftan başladım.
Hardal. Son kullanma: 2027.
— Sana da sıra gelecek.
Ketçap. 2027.

Reçel. Tarih silinmiş.
Tereyağı. 12.09.2026.
Yumurtaların kutusunda 07.09.2026 yazıyordu.
— Ne güzel, hepinizin Cem’den sonrası var.
Hepsinin önünde günler, haftalar, aylar vardı. Cem’in ardından zamanı ilk kez
kıskandım.
Tereyağının kapağını açtım. Bıçağın geçtiği iz hâlâ yüzeyindeydi. Cem bıçağı hiçbir
zaman düz çekmezdi; tereyağından derin, eğri bir parça çıkarır, ekmeğin üstüne kalın kalın
sürerdi.
— Böyle kalın sürersen elli yaşını göremezsin, demiştim bir sabah.
Cem gülmüştü.
— Elli bir buçuk oldum zaten.
Ben de gülmüştüm. Gülerken omzuyla bana çarpmıştı.
Şimdi bıçağın izi oradaydı. Elli iki yoktu. Kapağı kapattım. Tereyağını çöpe
bıraktım. İlk oydu. Poşetin dibine yumuşak bir sesle düştü.
Ardından salatalığı attım. Sonra peyniri. İki yoğurdu. Her biri düşerken küçük,
gündelik sesler çıkarıyordu. Plastik. Cam değil. Karton. Kabuk. İnsan hayatının mutfakta
kullandığı sesler.
Sütü elime aldım. ‘03.09.2026.’ Cem’den altı gün fazla. Kutuyu çöpe
koyamadım. Tezgâhın köşesinde bıraktım.
Alt çekmeceyi açtım. İki limon vardı. Biri sert, biri buruşmuştu. Sebzelikte üç soğan,
yarım demet maydanoz, dibinde kahverengiye dönmüş birkaç yaprak. Hepsini çıkardım. Poşet
ağırlaştı. Buzdolabı hafifledi.
Rafların arkası görünmeye başladıkça midemin altında ince bir ağrı büyüdü. İçimdeki
taş yerinden kıpırdamadı.
Dolabın süt beyazı, yiyecekler çekildikçe büyüyordu. Boşluk da beyazmış meğer.
Cem’in yokluğu üç gündür evin her yerindeydi ama buzdolabının boşluğu başka
türlüydü. İnsan bir yatağın boş kalmasını anlayabiliyordu. Bir sandalyenin de. Bir çift terliğin
kapının yanında hareketsiz durmasını. Ama birinin artık yoğurda, yumurtaya, yarım limona
ihtiyacı olmayacağını görmek ölümün terbiyesiz tarafıydı.
Kapıyı açık bıraktım. Soğuk hava bacaklarıma vuruyordu. Dondurucunun kapağını
kaldırdım. Buz kalıbı. Bezelye. İki dilim ekmek. Bir poşetin içinde dereotu ve en arkada,
beyaz kapaklı küçük plastik kap.
Gördüğüm anda elimi çekmek istedim. Kapağın üstünde Cem’in yazısı vardı.

MERCİMEK. Altına tarih atmıştı. 25.08.
Üç gün önce.
Cem mutfak tezgâhının önündeydi. Kapağı kapatmış, kalemi eline almıştı.
— Buzdolabı mı işletiyorsun, laboratuvar mı?
Başını kaldırmadan tarihi yazdı.
— Sonra “Bu ne zamandı?” diye bana sorma.
Kalemin kapağını dişleriyle kapatmıştı. Ben o sırada ne yaptığımı hatırlamıyordum. O
günün sonradan hatırlanması gerekeceğini bilmiyordum.
Elimdeki kaba baktım. Plastik buz kadar sertti.
25.08.
Ölmeden üç gün önce.
O tarih, kapağın üzerinde ne kadar sıradandı. Bir insanın yaptığı son çorbanın üzerine
“son çorba” yazılmıyordu. Mercimek yazıyordu.
Kabı tezgâha bıraktım.
Bir süre öylece baktım. Sonra yeniden dondurucuya koydum. Kapağı kapattım. İki
adım geri çekildim. Olmadı. Tekrar açtım. Kabı yeniden çıkardım.
Mutfakta dolaştım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Çöp poşeti sandalyede, yarım boş
buzdolabı açık, süt tezgâhta, elimde donmuş mercimek çorbası. Kabı lavabonun yanına
bıraktım.
— Ben şimdi bu çorbayı ne yapacağım?
Cevap vermesi gereken kişi çok netti. Bu yüzden sessizlik ağır geldi.
Cem görse çorbayı çöpe atmamı istemezdi. Cem görse… Hiçbirini göremezdi. Cem
yoktu. Bu son cümleyi içimden geçirmedim. Mutfakta açıkça söyledim:
— Sen yoksun.
Sesim kırılmadı. Keşke kırılsaydı. Bazen ağlamak, acıya bir iş veriyordu. Oysa hiçbir
şey olmadı. Buzdolabı çalıştı. Motor sustu. Üst kattaki biri sandalye çekti. Sokaktan araba
geçti.
— Tabii. Hayatınıza devam edin siz.
Dünya, Cem’in yokluğunu çoktan öğrenmişti. Bir tek ben tekrar tekrar öğreniyordum.
Kabın çözülmesini beklerken rafları çıkardım. Lavaboda yıkadım. Soğuk camı
süngerle ovaladım. Ellerim çalıştıkça düşünmek zorunda kalmıyordum. Bir rafta kurumuş
reçel damlası vardı. Ne zaman döküldüğünü bilmiyordum. Tırnağımla kazıdım. Çıkmadı.
— Sen de inat et, emi?

Biraz sıcak su tuttum. Tezgâhın kenarına yaslanıp daha sert bastırdım; reçel cama, ben
kendime tutunuyordum.
Cem reçeli hep fazla koyardı. Bunu düşününce gözlerim doldu. Reçel damlası çözülüp
suyla birlikte akarken ağlamaya başladım.
Öyle sessizce değil. Güzel değil. Burnum aktı, nefesim kesildi, süngeri lavaboya
fırlattım.
— Nerdesin, Cem?
Bu kez yüksek sesle söyledim. Cem’in ardından üç gündür onlarca kişi bana aynı
cümleleri kurmuştu. Başın sağ olsun. Sabır versin. Çok erken oldu. Mekânı cennet olsun.
Kimse “Şimdi onsuz ne yapacaksın?” dememişti. Belki cevabını bilmedikleri için. Ben
de bilmiyordum. Tezgâha yaslandım. Ağlamam yavaşladı.
Gözüm beyaz süt kutusuna takıldı. 03.09.2026. Kutuyu aldım. Kapağını açtım. Sütü
lavaboya döktüm. Beyaz sıvı giderin çevresinde bir an vedalaşırcasına toplandı, sonra rengi
kayboldu. Kutuyu buruşturup çöpe attım.
Altı gün daha yaşayamadı. Sadece altı gün daha dayanacaktı. Bunu anlayınca ilk kez
güldüm. Ağlamanın içinde, kısa, anlamsız bir gülüş.
Son kullanma tarihi. Ne küstah bir isimdi.
Mercimek çorbasının kapağına dokundum. Buz çözülmüş, kenarlarında sarı su
birikmeye başlamıştı. Kabı mikrodalgaya koydum. Sonra çıkardım. Cem mikrodalgada çorba
ısıtmayı sevmezdi.
— Üstü sıcak, altı buz gibi oluyor.
Tencere çıkardım. Donmuş çorbayı içine boşalttım. Ocağın altını açtım. Tencerenin
dibinde önce hiçbir şey olmadı. Sonra buz yavaşça gevşedi. Sarı kütlenin kenarlarından su
salındı. Kaşığı batırdım. Bir parça ayrıldı. Karıştırdım. Buhar yükseldi.
Mercimek, kimyon, soğan.
Cem.
Bu kez adı kokunun içinden çıktı. Sandalyeye oturdum. Çorba ısınırken
ağlamadım. Bir tabak çıkardım. Sonra geri koydum.
Kâse aldım. Cem çorbayı hep kâsede içerdi.
Kendime kızdım. Kâseyi geri bırakmadım. Çorbayı doldurdum. Masaya geçtim.
İlk kaşığı uzun süre ağzıma götüremedim. Bir yemeği yemek, onu azaltmaktı. 
Azaltmak, bitirmekti.
Bitir.

Kaşığı bıraktım. Kâseden buhar yükseliyordu. Bir süre sonra yüzeyi duruldu. Üzerinde
ince bir tabaka oluşmaya başladı.
Cem olsa kızardı.
— Soğutma şunu.
Kaşığı yeniden aldım. Bir yudum içtim. Tuzu azdı. Ben de ona kızdım.
— Şuna birazcık tuz koymayı öğrenemedin.
Cem’in çorbalarının tuzu hep az olurdu. İkinci kaşığı içtim. Sonra üçüncüyü.
Bir yerde ağlamaya başladım ama durmadım. Çorbayı bitirdim. Kâsenin dibinde yalnız
sarı bir iz kaldı. Kaşıkla son sarıyı sıyırdım. Lavaboya götürdüm. Tencerenin dibinde biraz
daha vardı. Onu da başka bir kaba koymadım. Kendime bir kâse daha doldurdum.
Bu kez masaya oturmadan içtim. Ayakta. Mutfak tezgâhına yaslanarak. Son kaşığı
ağzıma götürdüğümde içeride bir şey kapanmadı. Bir kapı açılmadı. Hafiflemedim. Cem
ölmekten vazgeçmedi.
Yalnız çorba bitti. Tencereyi yıkadım. Beyaz plastik kabı da.
Üzerindeki MERCİMEK / 25.08 yazısı su değince silinmedi. Süngeri üzerinde
gezdirdim. Harfler kaldı.
Kabı bulaşıklığın üzerine ters çevirdim. Buzdolabının içi boştu artık.
Rafları yerlerine taktım. Sebzelik çekmecesini sürdüm. Son kez içeri baktım.
Beyaz duvarlar. Bir ampul. Hiçbir şey. Fişi prizden çektim.
Motor hemen susmadı. İçinde dönen bir şey birkaç saniye daha çalıştı. Sonra o da
durdu. Mutfağın sesi değişti. Elimi buzdolabının beyaz kapağına koydum.
Soğuk hâlâ içindeydi. Bir süre daha kalacaktı. Sonra o da geçecekti. Bazı şeylerin fişi
yoktu.
Çöp poşetinin ağzını bağladım. Kapıya yürürken dönüp bulaşıklığa baktım. 
Cem’in el yazısı baş aşağı duruyordu. 25.08
Kabın içi boştu.


12 Ocak 1968’de İskenderun’da doğdu. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesinden mezun olduktan sonra Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptı. Uzun yıllar Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmen olarak görev aldı ve 2019 yılında emekli oldu. Yazarlık çalışmalarını roman, öykü ve araştırma türlerinde sürdürmektedir. Öykülerinde gündelik hayatın içindeki görünmez kırılmalara, bireyin iç dünyasıyla toplumsal koşullar arasındaki gerilime ve insan ilişkilerinde söze dönüşmeyen duygulara odaklanmaktadır. Küçük ayrıntıların taşıdığı anlamı, karakterlerin yalnızlıklarını, aidiyet arayışlarını ve hayatın değişen koşulları karşısındaki tutumlarını sade, yoğun ve yer yer ince bir mizahla aktarmayı önemsemektedir. Mersin’in Erdemli ilçesinde yaşamaktadır.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)