Van Gogh Gözleri

| 03/12/2025

Benim Adım Van Gogh.
Ben Van Gogh’um.

Gözlerini kapatıp açtı. Günün en sevdiği saatlerinde, güneş batıp karanlık tam basmadan hemen önceki o kısacık arada, yavaş yavaş koyulaşan lacivert gökyüzüne baktı. Manzarayı, mavinin değişen tonlarını hafızasına kazıdı ve gözlerini tekrar kapadı. Çevresini hiç ses çıkarmadan dinleyerek çam ağaçlarının kokusunun, zeytin ağaçlarının hışırtısının, cırcır böceklerinin seslerinin hücrelerine işlemesine izin verdi. Acaba dedi içinden, sadece bir anlığına Van Gogh olabilseydim, sadece bir anlığına, gözlerimi açtığımda dünyayı nasıl görürdüm?

Benim Adım Van Gogh.
Ben Van Gogh’um.

Küçüklüğünden beri hayrandı ona. Van Gogh’la ilk karşılaşmasını dün gibi hatırlıyordu. Okumayı çok seven bir anne babanın çocuğu olarak evleri ansiklopedilerle doluydu ve onları karıştırmak en büyük zevkiydi. Renkli ansiklopedilerin birinde Van Gogh’un meşhur “Zeytin Ağaçları” tablosunun ufacık bir resmini görmüştü, daha ilkokuldaydı. Önce zeytin ağaçlarını çok sevdiği, ona yazlık evlerindeki bahçelerini hatırlattığı için takılmıştı resme daha sonraysa fırça darbelerindeki değişikliği ve ona bu değişikliği sağlayan kıvraklığı fark etmişti. Bu resim gördüğü tüm resimlerden farklıydı.

Toprak, ağaçların gövdesi, dalları, gökyüzü, resimdeki tüm çizgiler sanki hareket halindeydi. Resim ona bir şeyler anlatıyordu; konuşuyordu, canlıydı. O Van Gogh’a aitti.


“Zeytin Ağaçları” ile başlayan Van Gogh tutkusu artarak devam etti. Önce elindeki tüm kaynaklardan hayatını okudu. Eserlerine defalarca baktı. Her biri ayrı bir şekilde kendini vazgeçilmez kılıyordu. “Yıldızlı Gece’ye” bakarken ayın ve yıldızların göz kamaştırıcı dansından, resme hâkim olan lacivert ve mavinin tonlarından gözlerini alamazdı. “Cafe Nuit’e” bakarken geçirdiği tüm güzel yaz geceleri aklına gelir ve orada o kafede, o küçük ama huzurlu mekânda olmanın hayalini kurardı.

Manzara ne kadar güzel olursa olsun çıplak gözle etrafımıza baktığımızda birbirinden ayrı duran gökyüzü, ağaçlar, denizler, nehirler, köyler, insanlar, çiçekler, Van Gogh resimlerinde tam tersine, yalnızlıktan bütünlüğe doğru hareket ederlerdi.

Van Gogh’un yaşadığı otuz yedi sene boyunca hissettiği yalnızlığı resimlerine bakarak anlamak mümkün müydü? Hayatı ve tablolarının çağrıştırdıkları arasında çözülemez bir çelişki yok muydu?


Aslında genel olarak ressamlığa karşı derin bir saygı beslerdi içinde. Sevgi kelimesini kullanmaktan kaçınırdı çünkü sevgisi saygısına oranla ikinci sırada kalırdı. Saygı duyuyordu dünyadaki tüm ressamlara, tüm resimlere, ortaya koyulan emeğe. Hatta saygısı öylesine büyüktü ki saygıda kusur etmemek için resim konusundaki yeteneksizliğini değiştirmeye hiç çalışmadan olduğu gibi kabul etmişti. Çok sevdiği ressam bir arkadaşına göre resim yeteneği geliştirilebilirdi. Hiçbir zaman inanmadı buna. Resimle doğulurdu, o ya vardı ya da yok. Sonradan eklemeler yapmaya çalışmak derme çatma gecekondular inşa etmeye benziyordu. Hayır, onun saygısı öylesine çoktu ki bunu yapamazdı.

Hatta ressam arkadaşı bir keresinde atölyesine çağırmıştı.

“Gel bak, madem sen de resmi bu kadar çok seviyorsun yapamam deme. Herkes yapabilir. Eline bir fırça al göreceksin. Ben de senin gibiydim ilk başlarda fakat denedim, üzerinde çalıştım ve oldu.”

Ama ikna edemedi. Atölyeye bir kez bile gitmedi. Resmi sevmek ve yapabilmek apayrı şeylerdi. O sadece resim sevgisiyle doğanlardandı. İlla tuvale bir şeyler dökeceğim diye içinde doğuştan var olmayan bir yeteneği zoraki var etmek istemedi. Hem yetenek kelimesinin resim için kullanılıyor olması hiç hoşuna gitmiyordu. O, basit bir yetenekten öte bir yaşam biçimiydi, hayatı algılama şekliydi. Mesela bazı insanlar diğerlerine göre daha kolay ve çabuk bir şekilde yabancı dil öğrenebilirdi veya daha hızlı koşabilirdi. İşte yetenek böyle bir şeydi onun gözünde, sözlüklerin ne yazdığı umurunda değildi. Ama resim yapmak, hayatı renklerle algılamak, kendini resimle ifade etmek, kâğıdı kalemi, tuvali fırçayı bir parçan haline getirmek, hatta sadece bunun için yaşamak…

Bu sevginin ve yeteneğin ötesinde bir şeydi. Saygıda kusur edilmemeliydi.

Benim Adım Van Gogh.
Ben Van Gogh’um.

Bunları düşünürken hava iyice kararmıştı. Güneş tamamen kaybolunca yıldızlar ve ay, gökyüzünde hâkimiyetlerini ilan ettiler. Cırcırböcekleri coştukça coştu. Değişim doğanın kanunu, hiçbir şey aynı kalmıyor, gece gündüzü takip ediyor, mevsimler de birbirini, diye geçirdi içinden. Yazı yaşamaktan son derece hoşnuttu, o anda orada olmaktan.

Gecenin gelmesiyle serinlemiş fesleğenlerin yapraklarına dokundu, ellerine sinen kokuyu ciğerlerinin en dip köşelerine kadar soludu. Eğer resim yapabilseydi fesleğenler ve cırcır böceklerini resmederdi şu an. Sadece yaz boyunca devam eden arkadaşlıklarının anısına, şu kısacık ömürlerinde, insanlara yaşattıkları güzelliklerin anısına ölümsüzleştirirdi onları.

Hatta eğer yapabilseydi Van Gogh gibi titreştirirdi onları tuvalin üzerinde. Ah, sadece bir kereliğine Van Gogh gözleriyle görebilseydi dünyayı… Sadece bir kez…
Gerçekleşmesi imkânsız düşüydü bu onun; imkânsızlığı bilinen ama gene de hayal edilmeden durulamayan. Artık içine işlemiş, vazgeçilmeyen bir alışkanlık haline gelmişti onun gözleriyle görebilmeyi istemek. Ne zaman bir şey onu heyecanlandırsa ne zaman içi titrese ne zaman iyi ki hayattayım dese, hatta tam tersi, ne işim var benim bu dünyada dese aklına ilk gelen Van Gogh oluyordu. Van Gogh olabilseydi, onun gibi bakabilseydi, dünya daha yaşanası bir yer olabilir miydi acaba? Her şey olduğundan daha canlı gözükebilir miydi?

Kim bilir çirkinliklerde saklı kalan güzellikler ortaya çıkabilir miydi? Etrafında durmadan titreşen bir dünya onu daha mutlu edebilir miydi? Van Gogh’u mutlu etmemişti, onu daha uzun yaşatmaya yetmemişti ama ya kendisini? Kim bilir? Hiçbir zaman bilemeyecekti.

Benim Adım Van Gogh.
Ben Van Gogh’um.

New York’a ilk gittiği zamanları hatırladı. Nasıl da heyecanlanmıştı gerçek bir Van Gogh tablosu göreceği için. Gidişinin ikinci günü soluğu müzede aldı. Hani şu gez gez bitmeyen, günlere sığdırılamayan ünlü New York Metropolitan Müzesi. Daha sonraları onun sığınağı haline gelen, kaç kere gittiğini bile hatırlayamadığı o görkemli mekâna sık sık kaçamaklar yapıp Van Gogh’uyla buluşmaya giderdi. Hiçbir zaman yalnız olmazdı. Saat kaç olursa olsun onun gibi yüzlercesi doldururdu salonu. Kimi sadece kaçamak bir bakış atmaya gelirdi kimi sadece bir kez buluşmaya. Bazıları ise onun gibi defalarca derin saygısını sunmaya. Kendi benzerlerini görmek onu çok mutlu ederdi, kıskanç âşıklara benzemezdi.

Kalabalıktan tek şikâyeti, tabloların önüne doluşan kalabalığın arasından birkaç saniye olsun resimleri kesintisiz görebilmek için harcadığı çabaydı. Bazen o kısacık an için dakikalarca beklerdi. Tabloların, içlerine sinen Van Gogh ruhuyla, azıcık bile konuşabilmek yenilerdi onu. Evet konuşurdu tablolarla veya onlar konuşurdu o dinlerdi. Her seferinde dünyayı algılayışına yeni bir şeyler eklenirdi. Sadece değişmez aynı zamanda dönüşürdü. Daha önceden hiç hissetmediği başka şeyler hissedip dönüşürdü. Yeni bir insan olurdu.


Şimdi New York’tan kilometrelerce uzaktayken, Van Gogh New York’u görse ne düşünürdü diye merak etti. Nasıl görürdü? Şehre ilk yerleştiğinde o kocaman gökdelenlerin arasında yürürken hayranlık değil bilakis bir küçüklük duygusu hissetmişti. Kendini ve diğer insanları minik böceklere benzetmişti. Teknolojinin, maddiyatın ve yirminci yüzyıl düşünüş şeklimizin tartışmasız bir şekilde baskınlığını sürdürdüğü bu küçücük adayı, titreşen canlı bir varlık olarak resmedebilir miydi acaba? Gökdelenleri ve kıvrak fırça darbelerini bir arada hayal edemedi. Senelerce o yüksek binalardan birinde çalışmasına rağmen, bir saniyeliğine bile bir titreşim hissedememişti. New York’un titreşmesi mümkün müydü?

Düşünceler içinde bulunduğu ana döner dönmez tekrarladı:

Benim Adım Van Gogh.
Ben Van Gogh’um.

Van Gogh’u, New York’la daha fazla rahatsız etmemeye ve balkondaki fesleğenleri suladıktan sonra yatmaya karar verdi. Etraftaki sessizliğe bakılırsa oturduğu sitede bir tek o ayakta kalmıştı. Burada yaşayan herkes sakin bir yaşamı, sessizliği tercih ederdi. Kimseden şikâyet gelmeden işini bitirip yatmalıydı.

Fazla uykuyu sevmez, sabahları erken kalkmaya bayılırdı. Hele yaz sabahları… Günü uzun uzadıya yaşamak, güneşli her anın tadını çıkarmak isterdi. Uykuyla uyanıklık arası gerinerek gözlerini açtı, saate baktı. Saat her zamankinden farklı gözüktü bir anda. Gözlerini ovuşturdu ve bakışlarını odanın içinde gezdirdi. Yerinden fırlayarak balkona koştu. Muhteşem bir tablo önüne serilmişti. Bir taraftan gördüklerine inanamıyor, gerçekliğini sorgulamak istiyor bir taraftan da bakmaktan kendini alamıyordu. Canlı bir Van Gogh tablosunun içine düşmüş gibiydi. Bulutlar, bahçedeki sarmaşıklar, çiçekler, havuzun fıskiyesinden havaya doğru fışkıran su, fesleğenler, çam ve zeytin ağaçları… Su yosunlarının deniz içindeki hareketlerine benzer bir şekilde, ahenk içerisinde, bir sağa bir sola aynı ritimde, biz bir bütünüz diye bağırırcasına hareket ediyorlardı. İlk heyecanı geçince kalp atışlarının yavaşladığını ve manzaranın diğer parçalarıyla aynı ritimde attığını fark etti. Kalbi daha önce hiç bu kadar yavaşlamış mıydı?

Manzaraya aniden bir site sakini girdi. Bahçeye daima ilk gelenlerden biriydi, kendisi gibi bir erkenciydi. Hızlı adımlarla henüz boş olan banklara doğru yürüyordu, ama bu sabah diğerlerinden farklıydı… Adeta resmedilirken fazla sulandırılmış bir sulu boya karakteri gibi genişlemiş, vücudunun etrafındaki sınırlar ortadan kalkmış, içinde bulunduğu tabloyla tamamen bütünleşmiş bir şekilde hareket ediyordu. Bir anda kendisini merak etti. Acaba nasıl görünüyordu? Balkondan yan odaya geçerek duvardaki boy aynasının önünde durdu. Aynaya bakmadan önce odasını inceledi. Duvarları beyaz boyalı sade döşenmiş bir odaydı. İçeride yalnızca bir yatak ve ufak bir başucu komidini vardı, bir de gri kapaklı gömme dolap. Gülümsedi, ilk taşındığı zamanlarda odasını daha renkli yapabilmek için sarıya boyatmak istemişti ama site yönetimi izin vermemişti. Şimdi ise salınım halindeki eşyalara bakarak buna hiç gerek kalmadığını fark etti, artık üzülmesine gerek yoktu. Aynaya dönerek vücuduna baktı, arkasındaki beyaz duvarla bedeni sanki iç içe geçmişti. Başını iki yana salladı, kollarını oynattı. Suya atılan bir taş misali, en küçük hareketi bile dalga dalga etrafa yayılıyordu. En garibi hafif bir rüzgârla tüllerin kıpırdanması oldu.

Bulunduğu yere göre odanın çapraz köşesinde başlayan titreşim yavaş yavaş genişleyerek ona kadar ulaştı. İçine girdi ve sanki içinde bir yerlerde eridi. Her taraftan kuşatılmıştı. Bu canlı tabloda yer alan hiçbir şeyin kendi başına varlığından hatta dış sınırlarından bahsetmek imkansızdı. Silik hatlardan söz edilebilirdi ancak. Balkona geri döndü. Kaldığı yerden göz kamaştırıcı manzarayı seyretmeye devam etti. Renklerin canlılığından gözlerini alamıyordu. Sanki her renk kendi içinde o renge ait bütün tonları taşıyordu. Gördüklerini kimselere anlatması mümkün müydü? Anlatsa bile inanan çıkar mıydı? Onu bir tek Van Gogh anlayabilirdi. Daha bu sabaha kadar onun gözleriyle dünyayı görebilmek için yalvardığı Van Gogh… Kendini bir anda çok yalnız hissetti. Kimselerle paylaşamadığı bir sırrı senelerdir içinde taşıyan biri gibi ağırlaştı. Böylesine bir güzelliği tek başına yaşamaya ne kadar dayanabilirdi? Her zaman yaptığı gibi kelimelere sığındı. Önce gördüklerini, gördüğü şekilde yazmaya çalıştı. Olmadı… Doğuştan gözleri görmeyen birisine renkleri anlatmaya benziyordu yaptığı. Sonra kendiliğinden, hissettiklerini kâğıda dökmeye başladı:


“Dileğim kabul olup Van Gogh gözlerine sahip olduğumda kendimi senelerdir dışarıdan seyrettiğim bir oyunun sahne arkasında buluverdim. Sabah kalkıp etrafımda o güne kadar görmeye alıştığım dünyanın dışında titreşen başka bir dünya bulunca, sanki daha önce olduğum insan olmaktan çıktım. Çünkü burada, var olan diğer her şey gibi hayatın ayrılmaz bir parçası olduğumu kendi gözlerimle gördüm. Parçalar, bütünün büyüklüğüne bakıldığında bahsedilmeye değmeyecek kadar ufak geliyor önce. Ancak o en ufak parçanın küçücük bir kımıltısı bile bütünü etkilemeye yetiyor. Burada her şey devinimden ibaret, devinim ve yinelenme. Nihayetinde yenilenme… Sahne arkasında her şey kendini her an durmadan yeniden yaratıyor. Tıpkı onun tablolarında olduğu gibi.
Van Gogh’un mutsuzluğunun çevresindekiler tarafından anlaşılamamaktan kaynaklandığı söylenir hep. Melankolisi ve uyumsuzluğu duyduğu yalnızlıktandır. Bunlar hakkında yazılanlar. Şimdi sadece bir günlüğüne bile olsa kendimi onun yerine koyma fırsatı bulmuşken yazılanların ne kadar eksik olduğunu görüyorum. Van Gogh bir açıdan şanslıdır çünkü gördüklerini tuvale aktarabilir. Resim, onun bir nebze olsun soluklanabildiği tek çıkış noktasıdır. O yüzden kısacık ömrü boyunca fırçasını bir tas çorbaya tercih etmiştir. Şanssızlığı ise şudur ki görülenler ne olursa olsun görüldüğü şekliyle, yaşanıldığı canlılık ve gerçeklikle aktarılamaz tuvale. Hep bir şeyler eksik kalır ve bu eksikliği sizin dışınızda kimseler anlayamaz. İşte soluklanabildiğiniz tek çıkış noktanız, bu yüzden aynı zamanda tabutunuz oluverir.  Resim yapmak nefes alıp hayatta kalmanın tek yoludur, ama bir taraftan da tablonuzda yansıtabildiğiniz kopyanın, gerçeği yanındaki acizliği öldürür sizi. Van Gogh’un tabloları onlara bakanlarda sevinç ve huzur duyguları uyandırır. Neşelendirir insanları. Çünkü hiçbiri aslını görmemiştir… Aslını görüp aklını kaybetmemiştir…”


Gözlerini tekrar balkona çevirdi. Manzaranın güzelliğinden gözleri kamaştı. Her şey o kadar kusursuz, uyumlu ve tamdı ki… Bir keresinde ağabeyine yazdığı bir mektupta şöyle demişti Van Gogh:


“Hayat her şeye rağmen bir peri masalı… Ve burada güneşin güzelliğine inanmayan, onu görmeyen Tanrıtanımazdır…”


Saatin alarmı çalınca yazısına ara vermek zorunda kaldı. Her an gelebilirler diye geçirdi içinden. Site yöneticileri o kadar dakik insanlardı ki şu ana kadar bir gün bile geç kalmamışlardı. Birkaç saniyeye kalmadan kapı açıldı. Güler yüzlü, daima tane tane ve kısık sesle konuşan site yöneticileri odaya girdi. O kadar iyi insanlardı ki onlardan hayatında bir kez yardım istemiş, onlar da bu yardıma sorgusuz sualsiz cevap verip ona kucak açmışlardı. Geçirdiği zor günleri onların desteği sayesinde atlatabilmişti. Ömür boyu minnettar kalacaktı bu insanlara.


“Günaydın Ayşegül. Bu sabah nasılsın?”


“Sizlere de günaydın. Çok iyiyim teşekkürler. Uzun zamandır hiç olmadığım kadar iyiyim hatta”


“Harika. Güne böyle güzel bir başlangıç yapmanın sebebini sorabilir miyiz peki?”


“Bilmem… Nasıl anlatsam, inanır mısınız yoksa uydurduğumu mu düşünürsünüz… Belki de delirdiğimi düşünürsünüz, kim bilir?”


“Siz o kadar değerli bir insansınız ki hiçbir zaman delirdiğinizi düşünmeyiz, asla..i Şimdi merakımız iyice arttı… Anlatın çekinmeyin.”

 “Teşekkür ederim, size güvenebileceğimi biliyorum ama gene de başıma gelenler o kadar inanılmaz ki…Tereddütüm bu yüzden… Bu sabah kalktığımda neyle karşılaştım inanamazsınız. Van Gogh’u ne kadar sevdiğimi bilirsiniz, onun resimlerindeki tadı başka hiçbir ressamda bulamamışımdır. İşte onun gibi görebilen gözlerle uyandım bu sabah. Sanki canlı bir Van Gogh tablosunun içindeyim”


“Bu harika Ayşegül. Peki gördüklerini yazmak istemez misin? Bu seni biraz olsun rahatlatacaktır. Yazmayı konuşmaya tercih edersin bildiğimiz kadarıyla.”


“Haklısınız, zaten istesem de anlatamıyorum…Yazmayı denemeliyim, hatta başladım bile… Ama bitirince okumanızı rica edeceğim, şu an değil.”


“Hay hay, sen bilirsin. Ama sabırsızlanıyoruz bunu bil ve elini çabuk tut lütfen.”

 Hep birlikte gülüştüler.


“İyi olduğuna çok sevindik Ayşegül, şimdi senden ricamız ilaçlarını içmen, sonra da aşağıya kahvaltıya inmen. Bu konuda bize her zaman yardımcı olduğun için başında durmamıza gerek yok. Aşağıda bekliyoruz seni.”


“Tamam, hazırlanıp hemen geliyorum. Ben uslu bir kızım biliyorsunuz.”


Ayşegül’ün onları uğraştırmayacağından emin odadan ayrıldılar…

Ayşegül gene yalnız kalmıştı. Balkona çıkarak yazmaya orada devam etti:

“Bana deli diyorlar. Veya ben bir deliyim. Burada geçirdiğim on iki seneden sonra ikisi arasında bir fark kalmadı benim için. Beni deliliğime inandırdılar, farklılığıma. Bunun için kimseye kızmıyorum çünkü onların tek isteği bana yardım etmek. Kendime zarar vermemi engellemek. Kulağımı kestiğimin ertesi günü getirdiler beni buraya. O gün bugündür usanmadan bakıyorlar, ilgi gösteriyorlar. İstesem de kızamam onlara… Onları üzmeyerek, her istediklerini yaparak borcumu ödedim ben de. Bugüne kadar kimse beni anlamadı. Konuştum olmadı, yazdım olmadı, bağırdım çağırdım, kavga ettim, en sonunda öfkeden kulağımı kestim gene olmadı. Sonunda vazgeçtim, vazgeçince rahatlayıp hafifledim. Vazgeçmek herkesi bu kadar özgürleştirir mi bilmiyorum ama beni serbest bıraktı, kendime ettiğim eziyetten kurtardı. Şimdi serbestim, bu akıl hastanesinde on iki senedir yaşıyor bile olsam dünyanın en özgür insanı benim… Sonunda bugün en büyük dileğim gerçek oldu. Sınırların yanıltıcılığını ve yaşamın bütünlüğünü gözlerimle gördüm. Daha önceleri varlığını bildiğim ama ispatını kendime bile yapamadığım gerçekliği bugün deneyimledim. O yüzden hiçbir şey rahatsız edemez beni artık. Evet ben deliyim ve farklıyım… Deliyim ve mutluyum… Deliliğini kabul etmiş mutlu ve özgür bir deliyim hem de… Bu manzarayı görebilmiş olmayı sizin gibi normal olmaya tercih ederim üstüne üstlük. Bugünden sonra her şey hem çok anlamlı hem de çok anlamsız.”

Defterini kapatıp masaya koydu. Ayağa kalkarak yüzünü güneşe çevirdi. Evet o da Van Gogh’uyla aynı peri masalına ait bir masal kahramanıydı artık. Kimselerle paylaşamadığı, kendini anlatamadığı otuz yedi seneden sonra nihayet ait olduğu bir yer bulmuştu. Tek bildiği artık bu masaldan vazgeçemeyeceğiydi. Ertesi gün uyandığında her şeyin eskiye dönmüş olabileceği, kendini gene aynı hareketsiz ve kuru yaşantının içinde bulabileceği ihtimaline dayanamıyordu. Tek bildiği defterine yazdığıydı. Bugünden sonra her şey hem çok anlamlı hem de çok anlamsızdı.

Balkon demirlerinin üzerine oturarak sırtını güneşe verdi. Beşinci katta bulunduğu dairenin balkonundan kendini aşağıya bıraktı. Düşerken tek düşündüğü yüzüne çarpan güneş ışıklarının sıcaklığı ve güzelliğiydi.

Birkaç dakika içinde cesedin başına toplananlar nasıl sırtüstü düştüğünü anlayamadılar. Çünkü onlar normaldiler…


Anadolu topraklarının çeşitliliğini yansıtan bir ailenin üçüncü kızı olarak 1971 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Kendini hatırladığı andan itibaren kutsalın anlamı, insan olmanın bilgeliği ve yaşamın döngüleri üzerinde tefekkür ediyor. Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü Mezunu ve yas üzerine Psikolojik Danışmanlık okuyor. 2018 yılında aldığı ilk Ölüm Doulası (Ölüm Eşlikçiliği) eğitiminden itibaren ölüm ve yas konularıyla ilgili çalışıyor. Yas ve ölüm alanına hizmet ederken niyeti, kederi ortadan kaldırmadan karşıdaki kişinin duygusal gerçekliğinin ne olduğunu duymaya çalışmak. Bunu tarif edecek kelimelerle buluşmak için alana sembol, metafor, ağıt, dans, şiir veya hikayeler çağırmak, böylelikle acının içinden onu bizlere iletecek görüntüleri, kelimeleri veya hareketleri bulmak. Kişisel olarak, ölüm ve yasın ömür boyu çırağı olacağı gerçeğine ve yolumuza devam etme gücünü kendi yas dağarcığımızın söyledikleriyle bulacağımıza gönülden inanıyor.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)