Göç

,

| 14/06/2025

Koca kamyon sokağa girdiğinde arkasında çığlık çığlığa koşan çocuklar vardı. Kafasını kaldırıp şöyle bir baktı. Kamyon tam evlerinin önünde durdu. Çıkardığı tozun içinde kalan çocuklara baktı. Babasını önünden geçerken gördü, davrandı,yanına koşmak istedi, sonra küstü içinden, kıpırdayamadı. Akşam dışarıda olursa motorla işten gelen babasının önüne koşardı. Babası durup alır, önüne oturturdu onu. Gün nasıl geçerse geçsin birden dünyadaki en mutlu çocuk olurdu. Motorunu satmış olmalıydı. Herhalde kamyonu onun parasıyla tutmuştu. Çok uzaktı gidecekleri yer.

Babasını içeri girene kadar gözleriyle takip etti. Dönüp ona bakar, “Ne yapıyorsun burada yalnız, hadi içeri gel,” der diye umdu ama babası telaşla dönmüştü bile köşeyi. 

Annesini görecekti şimdi içeride ağlarken. Sinirle öteyi beriyi itecek, sesinin en öfkeli haliyle bir şeyler soracaktı. Annesi ne yapardı böyle zamanlarda? Daha çok susardı, karşısındaki delirene kadar uzun sürerdi bu susmalar. Ama insan ağlarken konuşursa daha çok ağlıyor sanki. Yani onda öyle oluyordu. Susuyordu ki ağlaması geçsin ama onunki de geçmiyordu. Yeri karıştırdığı çöpü elinden atıp kaçmak istedi oradan. Kalkmadı. Kalkamıyordu. Babası bir de onu bulamazsa çok kızardı. Zaten canı da hiç kıpırdamak istemiyordu.

Ortalık karışıktı. İçerden hiç ses gelmiyordu. Kimse konuşmadığında duyduğu derin sessizliğin içinde kaybolmamak için atmıştı kendini dışarı. İşte o anda,büyük bir gürültüyle girmişti kamyon da sokağa. Herkesin yüzü asıktı. Neşe için yanlış bir zamandı. Yoksa bir oyun kurar, ortalığı sese doyururdu ama tanıdı bu sessizliği. Onu bozmamak için nefesini tutmuş, hiç kıpırdamadan oturuyordu.

Biri seslense, bir arkadaşı çağırsa kalkardı belki; kimse fark etmiyordu onu. 

Elindeki çöpü toprağın üstünde gezdirdi. Bir o yana, bir bu yana. Sanki toprakla konuşuyormuş gibi oldu. Yavaşça itti toprağı, bir sonraki yüzü açıldı sanki toprağın, daha sert bir yüzü. Onu geri kapattı sonra. Öbür tarafta topladı bu sefertoprağı. Elindeki çöpü bir süpürge gibi kullanarak oynamaya daldı. Birden bir damla düştü toprağın üstüne. Telaşla üstüne toprak sürdü. Sonra bir daha bir daha. Birileri görüyor mu diye kafasını yerden kaldırıp bakmadı. Telaşla toprağı süpürdü. Ağlaması bir türlü geçmiyordu. Yerinde sarsılıp duruyordu susmaya çalıştıkça. İçeriden annesi seslendi. Kardeşlerini soracaktı mutlaka. Ama ses vermedi. Yerinden de kıpırdamadı.

İnatçı bir çocuktu. Zaman zaman kendini çok büyük zannederdi. Ablaydı da. Herkes “Sen büyüksün,” demiyor muydu ona. Onların akranı gibi davranıyordu önce, sonra da yaptığı bütün çocuklukların bedelini bir yetişkin gibi ödüyordu. Bugün de yerinden kalkmamak, kimseyle konuşmamak için inat etmişti işte. Biri gelip kaldırsa, uzatsa elini, gel dese belki kalkardı yine. Ne oldu diye sorsalar tutmaya çalıştığı bütün yaşlar birden fışkırırdı; ama gözlerinden. O zaman işte hızlıca kaçmak gerekirdi. Neyse ki kimseler gelmiyordu yanına.

Elindeki çöpü artık daha yavaş sürüklüyordu toprağın üstünde. Gözyaşlarının ritmine de alışmıştı. Bu da böyle bir oyundu artık. Bir damla yaş, bir parça toprak. Bütün yaşlarını itinayla gömmüştü.

Şoför, kamyon kasasının demirlerini indirdi gürültüyle. Özensizce kasayı süpürdü. Bir yaygı getirip serdiler. Demek ki içerideki işleri bitmişti. İçindeaniden bir şeyler hareketlenmişti. Telaş, korku, acı…

İşte birazdan her şey bitecekti. Koşturduğu taşlı yollar, evin önündeki salıncak, ailecek oturup kola içtikleri çardak, asmalar… Daha hiç üzüm vermemişlerdi bile. Şimdi onların hepsinden nasıl ayrılacaktı? 

Arkadaşları bugün gelmemişlerdi yanına; ama oyunlara alıyorlardı onu. Küçük, biraz da oyunbozan diye kardeşini almazlardı oyuna o kadar. Onları da bırakmak istemiyordu. 

Arka bahçe. Gizli sığınağı. Uyanır uyanmaz gittiği yer. Gül. Zambak. Ağaçları… Hele kayısı ağacı. Meyvelerini hep o çalıyordu; kimse anlamıyordu onun yaptığını, ummuyorlardı ondan. Hayatında yediği en güzel şeydi o çağlalar. Kendi gibi tazecikti fidanı; ama meyvesi vardı yine de. Ağzında bir tat duydu, sanki ilk ısırığı aldığı çağlanın ekşi tadı dağıldı ağzında, tazeliği…

Annesiyle kuyudan su taşıyorlardı onları sulamak için. Evlerinde çeşme vardı ama suyu akmıyordu hiç. Gittikleri yerde kuyu yakın mıydı?

Başını hiç kaldırmadı yerden. Oturduğu yerde iyice küçülmüştü sanki. Dalgalı gür saçlarını tepeden sıkıca bağlardı annesi. Bu sabah taranmamıştı saçları. Kendini çirkin ve kirli de hissedince iyice büzüldü, daha da küçüldü olduğu yerde.  

Bütün eşyalar yüklendi. İçeri girip bakmak istedi; ama kıpırdayamadı. İnşallah kırmızı topunu unutmamışlardır.  

Sonunda amcası gelip hiçbir şey söylemeden kucağına aldı onu. Eşyalar bir tarafa alınmış, kamyonun bir köşesi onlara ayrılmıştı. Kasada gidecekti. Ev gibi olmuştu kamyon. Dedesi öne binince annesi de yanlarına çıktı. Gözlerinde hâlâ yaş vardı annesinin. Onu görünce tutamadı kendini, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı o anda. İçinde annesinin gözyaşlarına ayarlı bir saat hep çalışıyordu zaten. Kamyon gürültüyle çalıştı. Tenteyi kapattılar. Karanlıkta kimse kimsenin yüzünü görmüyordu artık. Burnunu çekti, ayakkabılarını çıkarttı. Artık sadece içini çekiyordu. Çocukların sesi arkalarında kalmıştı…

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)