Tersine Doğum

,

| 10/02/2022

“Kadınlar Şifadır” kitabında Filiz Telek’in çevirisi olan ‘’Yas Kuyusu’’ isimli şiirden esinle başladığım bu yazıyı,  en uzun geceyi bir grup varlıkla birlikte şiirlerle geçirmemizin ilhamıyla bitirdim. Ancak yazının sonunda fakettim ki “Kadınlar Şifadır” kitabının örüntüsü olan labirent ile de koyun koyunaymışım meğer. Sevgili okuyucu, bu yazı önüme ekmek kırıntıları koyarak çekti anlayacağın beni kendine. Parmaklarıma yazdırdı kendini. Ve olmak istediği yere kondu, senin gözlerine.

Ölenlerimize, yaşam – ölüm – yaşam döngüsüne, döngülere, rehberim doğaya ve tüm varoluşa aşk ile!

Okurken müzik dinlemeyi seversen;

Dümdüz bir yolda giderken, her adımının bir zemine konacağı eminliği ve etrafında akan dünyayı biliyor olmanın ezberliği içinde, nerede olduğundan ve  nereye gittiğinden dahi habersiz ilerlerken, rastgele bir adımının altından zemin çekilir ve düşmeye başlarsın bir kuyudan; sonu bilinmez bir boşluğa. İşte tam o anda, zihin şaşırır, susuverir, bırakır komutayı, kalan tek şey ritimdir. An’lar akar, görüntüler akar, zaman kaybolur. Başın mı döner, dünyanın dönüşüne mi ayılırsın bilinmez; dönerken tüm varoluş seninle birlikte döner. Zihin durunca zaman da durur. Ne geçmişe uçar gider ne geleceğin düşer peşine. Afallamıştır ve şaşmıştır ezberi bir kere.

İşte o kuyudan düşerken tepetaklak hiçliğe, bir göğü görür gözlerin, bir yerin dibini. İkisinin aynılığında kabolursun üstelik, yuvarlanarak düşerken bir kuyudan. İkisi de ufuksuz. Ve işte süzülürken hiçliğin boşluğunda, çemberler çizersin. Bir spiral gibi akıyorsundur, zamansız bir zamanda. Sonra, çakılıverisin bir katılığa ancak beton değildir bu katılık. Toprak ve su. Balçık. Ortası vorteks. Yukarı çıkmak için her debelendiğinde içine çeken balçık. Soyunun yaratımının malzemesi olduğu söylenen balçık. Tanrının kurabiye gibi insan yapıp sonra da fırına verdiği balçık. Hem bir anda, hem de sanki  sonsuz yaşamlar boyunca tepetaklak süzülerek çakıldığın kuyunun dibi. Çırpındıkça hiçliğe iyice gömüldüğün, sanki içine daldıkça devamının geldiği bir karadelik. İşte o anda, can havliyle debelenmelerin bir balçık dansına dönüşmüşken, karanlıkta işlevsiz gözlerinin ortasındaki göz, yerinden çıkar ve bakar sana uzaktan. Ölen ölmüştür, toprak alacağını almış ve kalan çırpınırken bir balçığın içinde, ve işte bir göz izlerken bu trajik gösteriyi, birkaç yol doğurur yas kuyusu. Evet, yas bir kuyuyken, bir yola dönüşüverir! Ancak tek bir yol değil. Kuyunun doğurduğu yollardan birini sen mi seçersin, kader mi seçer, gözlerinin ardından bakan mı seçer, yasın kendisi mi, yoksa yasını tuttuğunun düşü mü seçer, bu yol birkaç tane midir yoksa sürüsüyle mi, bilinmez ve işte bir şekilde seçilmiştir bir tanesi. Ve bırakırsın kendini balçığa. Bırakırsın kuyunun içindeki kalp kemirgenlerine, yürek deşicilere… Teslim olursun çıngıraklı yılanlara, kurtçuklara, karafatmalara, kırkayaklara. Razısındır bedeninde gezinmelerine, zehirlerini zerk etmelerine.  İşte o anda, çırpınışların durduğunda, balçığın içinde daha derine süzülmeye başladığında, kendi çocukların (canavarların) tüm  bedenini kaplamış lime lime ederken derini, hareketsiz izlediğinde olan biteni, her şey susmuşken, yalnızca bir ritim uğuldar kulaklarında. Güm güm güm. Yas kuyusu. Orada zaman akmaz, yitirmiştir anlamını, işlevsiz, hükümsüzdür. Göğsünün ortasından açılır yas kuyusu. Kalbinden açılır; evrenin yin haline, karanlığınadır yolu. Ve işte karanlığın çekim kuvveti iyice alır seni derinine, daha derinine. Spiralin hipnoz etikisi. Derinliğin çağıran  akımına kapılıverirsin ve tek bir nefeste yutar, çeker seni içine. Kaybedersin kendini, kimliğini, bilincini.

Kendine geldiğinde; yerin merkezinde, çekirdeğinde,  okyanusun en karanlığının da derininde bulursun kendini. Magma’da. Etrafına bakarsın doğduğundan beri ilk defa. Uyanmak gibi. Kalp atışın ile gezegendeki her zerrenin titreşiminin aynılığı. Yaşıyorsun, ilk defa farkedersin yaşadığını böylesine canlı.  Gözlerin karanlığa alışmıştır ya da ortadakiyle görmeyi keşsfetmişsindir. İlk defa bakarsın. Bu beden ne? Bu ben ne? Neredeyim? Ne yapıyorum? Ayılırsın. Sahi burası neresi?

Kara toprağın vulvası ayağının zemin bulamayıp boşlukla ilk buluştuğu kuyunun ağzı, vajinası balçıkla dolu içi ve doğum kanalı debelenmeyi bıraktığın anda iyice derine çekildiğin yol. Rahmi magma. Tersine doğurur Kara Anne. İçine doğurur. Toprak simyacıdır. İlahi dişinin bir vechesi. Her yanın balçıkla kaplı buluverirsin ya işte kendini bilmediğin bir yerde, o kanalın sonundaki bilinmezde.Yas ebelik yapar tersine doğuma. Kan ve amniotik sıvı kaplıdır dünyaya doğarken tenin, Kara Anne’nin rahmine doğarken de balçık ve kendi çocuklarının kanından beslenmek için açtığı deliklerden sızan kurumuş, kırmızı irin…    

Derin kemirilmiş, kanın emilmiş, son nefesini verirken bulursun o ilksel memeleri. Mercan taşları ve minerallerle besler, kaynak sularıyla yıkar, paklar… Ve harlar seni, ölümle gelen aşka, ateşiyle. Yanmış ve çürük et kokan derini sıyırıp atınca belirir pespembe, taptaze, canlı olan.  Ve işte Kara Anne’nin koynuna ancak bir ölümle inebilirsin. – Bitişler de birer ölümdür – Birini gömersin toprağa, gömdüğünün nesiysen o da ölür ya hani. Bebeğini gömersin, yanına anneliğin de yatar ya hani nefessiz. Babanı gömersin de, kızı da kıvrılıverir kollarının arasına. İşte ölen anneliğin, çocukluğun, eşliğin, arkadaşlığın, öğrenciliğin biletindir magmaya. Sevdiğim bir kadın demişti ki: “Yeraltı bir bedel ister, senden bir parça talep eder.” Ölenleri yeniden doğurmak için derinine çekerken, senden de bekler, yeniden doğmak, tersine doğmak için ölebilmeyi…İşte, bir yakının öldüğünde, düşersin bir yas kuyusuna, farketmeden, bedeli baştan ödeyerek inersin yerin dibine, toprağın altına, Gaia’nın Rahmine.

Sevdiğim başka bir kadın da demişti ki: “Ya armağanımız okyanusun dibinde, bir istiridyenin içindeyse?” Ve işte alışınca yeraltına; derin sularında yüzeriz, merakla keşfedersin gizli olan her ne varsa. Burada istiridyeler armağan eder kendini, inciler takınırız boynumuza. Tüm canavarlar da oradadır, etten kemikten olmasa da sudan ve topraktan, periler ve elfler de. Dinozorları da yeniden yaratmış gördün mü kemiklerinin tozlarına üfleyerek?  Duydun değil mi denizkızlarının sağır edici şarkılarını?  Toprağın altı zengindir üstünden. Toprağın altı cümbüştür. Karanlıkta her renk vardır, her şey mümkündür ve tüm olasılıklar, potansiyeller uykuda bekler.

Yeryüzünden bihaber, yerin dibinde ölümün doğurduğu yaşamı keşfederken, Magma’nın alevleri yakıp kül ederken ben’lerini, derin yanıp kavlarken, merkezin ortasındaki iğne deliği seslenir sana. Çağırır. İğne deliği de bir kanal. Doğum kanalı. Ardında  nebulalar…  Toprağın üzerindekiler göklere bakarlar, toprağın altındakiler yerin dibinde bulurlar…

Yas kuyusundan düşerek başladığın bu büyülü yolculuk da her yolculuk gibi başka bir tane doğurur elbet. Bir ağacın gövdesinin, toprağın altındaki kökleri gibi, etrafında beliren iç içe geçmiş saçak saçak yollara açılınca gözünün perdesi, ayakların kamaşır, yerinde duramaz olursun ve atarsın ya hani o ilk adımı. Bundan sonrası kafamı karıştırıyor okuyan. Merkezden topladıklarından yaptığın çıkını da alıp düştüğün yol, yeniden; kuyudan, doğum kanalından geçip hikâyenin başında yürüyor olduğun o dümdüz ve bir adım sonrasını bildiğini sandığın yola mı çıkıyor? ( Ve tabii kuyudan önceki sen artık yeraltı canavarlarına yem oldun bile ancak kuyudan çıkan sen, tersine doğan sen,  kimsin? ) Yoksa tam da düştüğün kuyu sayesinde ulaştığın magmadan ayrılan o saçak yollar,  adımını boşluğa attığın o dümdüz yolla aynı istikamette ancak başka bir âleme mi uzayıp gidiyor?  Yeryüzünde bıraktığın yola paralel, tonlarca toprağın altında bir başka gerçeklikte mi devam ediyor yürüyüş? Her şey aynı ancak farklı.

Paralel evrenlere inanır mısın okuyucu?


Bir temmuz sabahında Anadolu topraklarına doğmuşum 1990 yılında. Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde benim bilmem kaç kuşak köklerim. Çocukluğum, gençliğim Ankara'da geçti ve bu topraklarda büyüyorum hâlâ. Şimdilerde bir ev kadınıyım. Yaslarım var benim, kalbimin, memelerimin, rahmimin. Yaslarım var kendi hikayemin, atalarımın hikayelerinin ve aslında gezegende varolan ilk canlıdan bana kadar gelmiş hikâyelerin yasları var dokundukça taptaze kanayan. Bedenimde saklı miraslarım var. Senin de var değil mi? Belki bölüştükçe açılır kalplerimiz diye yazıyorum. Bu benim kendime verdiğim bir sözdü. Kendime verdiğim sözleri tutmakta olan başarısızlıklarımın yanında, özgeçmişime bu başarımı bir madalyon gibi takıyorum. Ben Süheyla, merhaba...

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)