Marš Mira: Bazı Yürüyüşler İçimizde Biter

| 16/07/2025

“Bazı adımlar hiç ses çıkarmaz ama yeri sarsar.
Sadece yürümüyor, bir belleğin içinden geçiyorduk.
Bazen yas, sadece birinin sessizce yanında oturmasıdır.
Doğa, insanın unuttuğunu unutmamıştı.
Bazen bir kelebek bile hatırlar.
Bazı yürüyüşler, içimizde bir yer tamamlanınca sona erer.”

2017 Temmuz’unda Marš Mira yürüyüşüne katıldığımda, bu yolun beni yalnızca Bosna’nın dağlarından Potočari şehitliğine değil, içimde yıllardır sessizce akan ama adını koyamadığım bir yere götüreceğini bilmiyordum.
Yürüyüş başlamadan önceki gece, çadırlarımızı kurmuştuk. Hava sıcaktı, gökyüzü tuhaf birsessizlik taşıyordu. Her şey sanki olması gerekenden daha sakindi. Sonra birden… O sessizlik fırtınaya dönüştü.

Fırtına çadırları savurdu, yağmur gökten boşandı. Dökülmek değil… Sanki yerle gök arasındaki eski bir acı nihayet dayanamayıp aktı. Çadırın içi su almaya başladığında sırt çantalarımızı köşelere yerleştirip çadırı tutmaya çalışıyorduk. Çantalarla çadırın uçmasını engellemeye çalışıyor, bardaklarla biriken suyu boşaltmaya çabalıyorduk. Çadırın fermuarını açmak bile neredeyse imkânsızdı. Uyuyamadık. Konuşmadık. Geceyi öylece geçirdik. İçimize çöken o ağırlık, gökyüzünün ağladığına değil, kimin için ağladığını bilmemize dairdi.

Sabah olduğunda bazı çadırlar uçmuştu. Sahra çadırları devrilmişti. Her şey ıslaktı, toprak çamur içindeydi. Ama herkes sessizce toparlanıyordu. Biz de sessizce eşyalarımızı toplayıp yürüyüşe hazırlanırken, etraftaki kamp alanına ağır bir sessizlik hakimdi. Herkes biliyordu, bu sadece fiziksel bir hazırlık değildi. Sanki gece boyunca gökyüzü sekiz binden fazla insanın yasını boşaltmıştı. Ve biz, o suyun içinden çıkıp yürümeye hazırlanıyorduk.

Kısa bir törenle yürüyüş başladı. Kalabalığın içinde ama yine de kendi içimize dönük adımlarla ilerliyorduk. Ama gerçekte yolda olan sadece biz değildik. Aynı yolun tersine, yıllar önce karanlık bir korkuyla yürüyen binlerce insanın izi vardı toprağın altında. Belki çıplak ayaklarla, belki yanlarına hiçbir şey alamadan belki çocuklarını, eşlerini, annelerini geride bırakarak yürümüşlerdi. Biz, onların izinden geçerken adımlarımızda sessizlik ve saygı taşıyorduk.

Güneş yükseldikçe,  hava sadece  ısınmakla kalmadı; taşıdığımız yükle birlikte ağırlaştı. Sıcaktan boğuluyor, zaman zaman dinlenmek için kenarda duruyorduk. Yağmur toprağı yumuşatmış, kimi yerleri çamura çevirmişti. Yokuşlarda dizlerimiz yandı. Ama en çok da kalbimizde bir ağırlık birikiyordu. Çünkü bu yürüyüş yalnızca bir anma değildi. Bu, toprağın belleğinde sakladığı bir acıya, adım adım eşlik etme hâliydi. Geçmişe değil, insan olmanın ortak yasına yürüyorduk.

Ve ben orada, adını koymadığım bir duygunun içinde yürürken fark ettim: yıllardır izini sürdüğüm yolların çoğu, aslında bir yas taşımıştı. Belki bilmeden, belki sessizce; kalbim çoktan o rotaya girmişti.

Kalabalığın ritmi zaman zaman değişiyordu. Yol kimi yerlerde genişliyor, kimi yerlerde ağaçların gölgesinde dar bir patikaya dönüşüyordu. Adımlar kimi zaman  hızlanıyor, kimi zaman  yavaşlıyordu. Sanki zaman da aramıza karışmıştı; bazen öne geçiyor, bazen bir adım geriden geliyordu.

Yokuşun başına geldiğimizde, adımların ritmi yeniden değişti. Kalabalığın arasında, biraz önümüzde yürüyen bir adam vardı. İki koltuk değneğine yaslanıyordu; bir bacağı yoktu, ama yürüyüşünde bir eksiklik değil, tamamlanmış bir kararlılık hissediliyordu. Ne sendeleyerek ilerliyordu, ne de duraksayarak. Sanki acısını adımlarına katmış, kendi iç ritmini bulmuştu. Her adımı sanki sadece toprağa değil, geride kalan bir geçmişe de dokunuyordu.
Onu izlerken gözüm adımlarından çok yürüyüşündeki sessizliğe takıldı. Hikâyesini bilmiyordum. Ama zihnim onunla ilgili sayısız olasılığı kuruyordu. Belki savaşta kaybetmişti bedeninden bir parçayı. Belki yalnızca bedenini değil, ailesinden, köyünden, çocukluğundan parçaları da geride bırakmıştı. Belki şimdi, adımlarını onların hatırasına adıyordu. Bastığı her yerde bir isim, bir sessizlik, bir ağırlık taşıyordu sanki.

Ama kesin bildiğim bir şey vardı: O gün, o yolda, onunla birlikte yürüyen bedeninden çok ruhuydu. İçinde büyümüş ama kabuk bağlamamış bir yas vardı yüzünde. Bu yürüyüş onun için bir anma değil, bir varoluş biçimiydi. Hayatta kalmanın sessiz ama sarsıcı bir biçimiydi.. Bazı insanlar konuşmadan anlatır. Bazı adımlar hiç ses çıkarmaz ama yeri sarsar. Onunki öyleydi. Sessizliğin kendisiydi. Ama suskun değildi.

Yol boyunca pek çok başka yürüyüşçü de eşlik ediyordu bu sessizliğe. Kimisi çocuğunun elini tutmuş, kimisi sırtında bir çanta, yüzünde derin bir ifade… Özellikle küçük çocuklar… Henüz olan bitenin farkında olmayan ama büyüklerinin yasıyla yan yana yürüyen çocuklar. Belki onlar savaşla hiç tanışmamıştı. Belki dedelerini, dayılarını, amcalarını hiç tanımamıştı. Ama onların adımları, farkında olmadan bir hafızanın içine doğuyordu. O çocuklar sadece yürümüyordu; büyürken bir şeyin parçası olmaya çağrılıyorlardı. Kaybedilenlerin, unutulmaması gerekenlerin sessiz taşıyıcılarıydılar. Elleri sıkıca tutulmuştu; belki sadece düşmesinler diye değil, belki de o derin yas avuçlarından kayıp gitmesin diye.

Yolun bir yerinde, kenarda durmuş bir adam vardı. Elinde profesyonel bir makine, yürüyenleri sessizce görüntülüyordu. Ne adına orada olduğunu bilmiyordum. Belki organizasyon içindi, belki basın, belki de kendi tanıklığıydı. Benim de bir fotoğrafımı çekti. Bir süre sonra yanına gidip, o kareyi paylaşıp
paylaşamayacağını sordum. Kısa bir sohbet ettik. Nereden geldiğimi, yürüyüşe kaçıncı kez katıldığımı sordu. Mail adreslerimizi paylaştık. Ne söylediğinden çok, geriye o karşılaşmanın bıraktığı duygu kaldı.

Sohbetin sonunda, başındaki safari şapkasını çıkardı. Sessizce uzattı. Şapkayı aldım, taktım. Yürüyüşe devam ederken, içimde bir yerde hafif bir sevinç vardı. Beklenmedik bir iyilik, yolu güzelleştiren o küçük jestlerden biri. O şapka hâlâ bende. Bu yürüyüşten kalan sessiz bir iz gibi. Ne zaman elime alsam, o ânı değil
o anda içimde kalan duyguyu hatırlıyorum.

O yürüyüş yalnızca yolları değil, insanları da birbirine bağlıyordu. Birkaç adım sonra yeni bir evin kapısı aralandı. Yol kenarındaki bir evin bahçesinde, gölgede birkaç kişi oturuyordu. Yaşlı bir kadınla göz göze geldik. Başını eğip eliyle bizi çağırdı. Dilini bilmiyorduk ama o el hareketi her şeyi anlatıyordu. Genç bir kadın kahve ikram etti. Sonra, o yaşlı kadın gözlerimizin içine bakarak tek kelime söyledi: “Banyo.”

Bir an durduk. Sorulmamış ama içten içe dilenen bir ihtiyacın, bir başkası tarafından fark edilmesiyle oluşan o tuhaf mahcubiyet geçti üzerimizden. “Banyo mu?” dedik birbirimize bakarak, hem şaşkın hem minnet dolu. Kadıncağız başını salladı, eliyle “buyurun” der gibi kapıyı gösterdi.

Önce itiraz ettik. Tanımadığımız bir evdi, tanımadığımız insanlardı. Ama o evde yabancı olmak mümkün değildi. Kadın “Olur mu?” der gibi gülümsedi, sonra tek tek havluları çıkardı. Temiz, mis gibi sabun kokan havlular. Şampuan. Duş jeli. Hepsi hazırdı. Birer birer girdik içeri. Her birimiz sessizce, utanarak, sanki fazla bir şey alıyormuşuz gibi tedirgin. Ama o banyonun bu yürüyüşteki en derin eşliklerden biri olacağını o an bilmiyorduk. Yıkandık. Yalnızca bedenimiz değil, içimiz de hafifledi.  Su üç günün değil, sanki yılların ağırlığını taşıyordu. O banyoda  sadece temizlenmedik; o evin içtenliğinde biraz daha kendimiz olduk.

Kapıyı araladığımızda kahveler soğumamıştı. Bir fincan kahvenin yanında, hiçbir dilin anlatamayacağı bir kabul hissi vardı. O kapı ardımızda kaldı. Yürüyüş kaldığı yerden devam etti. Ama artık daha sessiz, daha ağırdı.

Yürüyüşün son günüydü. Güneş henüz tam yükselmemişti ama sıcaklık çoktan kendini hissettirmeye başlamıştı. Hava ağırdı; sadece ısısıyla değil, bu yolculuğun sonuna yaklaştığımızın hatırlatışıyla.İlk günkü kalabalık yoktu artık. Yürüyüş boyunca yan yana yürüyenler dağılmıştı; tanıdık yüzler birer birer silinmişti. Kimi önde, kimi gerideydi ama herkes aynı yöne, kendi sessizliğiyle ilerliyordu.

O sabah, Sırp yerleşimlerinden geçeceğimiz söylenmişti. Yol kenarındaki frambuaz tarlalarında çalışanlar başlarını bile kaldırmadı. Biz de sadece yürümeye devam ettik. Yakınımızda yürüyen kimse yoktu; yol bizimle birlikte susuyordu. Bu sessizliğin içinde, görünmeyen ama hissedilen bir gerilim taşıyorduk.

Her şey korunmasızdı; çıplak ve yakıcı. Ağaçsız, gölgesiz, güneşe açık bir yoldu bu. Serinlik yoktu. Her şey açıkta, çıplaktı ve yakıcıydı. Zaman zaman yol kenarında paslı levhalar beliriyordu:  Mayın uyarıları.

Bazı bölgelerin temizlendiği söylenmişti ama hâlâ geçilmemesi gereken alanlar vardı. Adımlarımız temkinliydi, bakışlarımız yere yakındı. Nefesler daha içeriden geliyordu. Srebrenica’ya yaklaşırken yürüyüş bir süre durdu. Yetkililer birkaç kelimeyle bize hatırlattı: “Lütfen sessiz olun. Bayrak açmayın. Tekbir getirmeyin.” Kimse itiraz etmedi. Zaten konuşan da kalmamıştı.

Yolun kenarı sessizce bekleyen insanlarla dolmuştu. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Hepsi ellerinde çiçeklerle durmuş, gözleriyle bir şey anlatıyorlardı. Kimileri çiçeklerini uzatıyor, kimileri sadece avuçlarında tutuyordu. Sessizdiler. Ama bakışlarında derin bir şey vardı — hem keder, hem şefkat. Gözleriyle konuşuyor, sadece bizi değil, geride kalanları da selamlıyor gibiydiler. Bazı yüzlerde tebessüme benzeyen bir şey vardı; ama bu bir sevinç değil, minnetle karışık bir kabullenişti. O göz göze gelişler, bazen bir dua, bazen bir teşekkür, bazen de söylenememiş bir “ben de biliyorum” gibiydi.

Taşlar göründü. Beyaz, sıralı, sessiz. Sadece birer mezar taşı değil gibiydiler. Her biri, bir halkın suskun tanığıydı. Aynı hizada, aynı yükseklikteydiler. Ama her biri kendi acısını taşıyor, kendi hikâyesini anlatıyordu. O ana kadar yürüdüğümüz yol sadece bir güzergâh değilmiş meğer. Bir bellek, bir eşlik, bir tanıklığa dönüşüyordu şimdi.

Potočari Şehitliği’ne varmıştık. Taşların arasında durduk. Kimimiz dua etti, kimimiz başını eğdi. Kimimiz sessizce bekledi. Ama hepimiz, o an için yürümeyi bıraktık. Çünkü bazı yollar, ancak susunca tamamlanır.

Şehitliğin kenarında, anıt yapının gölgesine sığındık. Kalabalığın içinde, mezar taşlarının sessizliğinde bir an soluklandık. O sırada yanımıza bir adam oturdu. Yaşını tam seçemiyordum ama gözlerinin içinde, yıllar önce kalmış bir acı vardı. Kederi çok görünür, ama kendisi çok sessizdi. Kalkarken sadece bir cümle söyledi: “Babam için de bir Fatiha okuyun.”

O cümle yüreğimizin en sessiz yerine oturdu. Başımızla onayladık. Sonra gözden kayboldu. Ama içimde bir şey beni yerimden kaldırdı. Onu aramaya başladım. Mezarlık taşlarının arasında dolaştım. En sonunda buldum. Bir mezarın başında durmuş, dua ediyordu. Yanaştım, sessizce oturdum yanına. Konuşmadım. Sadece varlığına eşlik ettim. Ağlıyordu. Derin nefesler alıyor, başını öne eğiyordu. O an hiçbir şey diyemedim. Hiçbir kelime anlamlı gelmiyordu.

Elimdeki kolonya şişesini uzattım. Avuçlarına döktü. Yüzüne sürdü. İçine çekti kokusunu. Sonra yine sustu. Belki sadece bir anlığına yalnız olmadığını hissetti. Belki de sadece bir nefes kadar… Ama bazen yas, sadece birinin sessizce yanında oturmasıdır.

O zamanlar bilmiyordum, buna “yas eşlikçiliği” dendiğini yıllar sonra öğrenecektim. Ama o gün, orada, hiçbir şey bilmeden yalnızca kalbimle eşlik etmiştim o adama.

Sessizdim. Konuşmadım. Ama kaldım. Yanında kaldım. O adamın yasına, sözsüzlüğümle eşlik ettim. Sadece yanındaydım. Belki de yasın en çok ihtiyaç duyduğu şey buydu. Şehitlikten ayrıldıktan sonra yorgun bedenlerimizle bir evin gölgeliğine sığındık. Yemek için sofraya oturduğumuzda henüz fark etmemiştik. Sadece karnımızı doyurmuyorduk; bir yurdun acısını paylaşmanın sessiz bir biçimine dahil oluyorduk. Salonda, uzun bir masa etrafında yerimizi aldık. Evin kadınları yemek ikram etmekte ısrarcıydı. Önce çorba geldi ardından sarmalar, haşlamalar, yoğurtlar… En son da tepside baklava. Hepsi ev yapımıydı ama sadece elden değil, kalpten sunulmuş gibiydi. Her şey boldu ama ölçülüydü; gösterişten değil, içtenlikten doğan bir cömertlikti bu. Yabancı gibi hissetmeyelim diye değil; bizi gerçekten yabancı görmedikleri için böyleydiler. O evde yabancı olmanın mümkün olmadığı anlardan biriydi bu.

O gün sofrada sadece yemek yenmedi. Yasın etrafında toplanmış, birbirini tanımayan ama aynı acıya dokunmuş insanların arasında kalpten bir yakınlık vardı. Paylaşılmamış cümleler, konuşulmamış hikâyeler… Hepsi sofranın üzerinde, tabakların kenarına sessizce sokulmuş gibiydi. Raziye teyze sadece kapısını değil yüreğini de açmıştı bize. Yorgun bedenlerimizi değil içimizde biriken o sessiz yükü ağırlamıştı. O sofrada ev sahibi olan yalnızca Raziye teyze değil, hepimizdik. Yas bir sofraya dönüşmüştü. Acı, paylaşmanın dili olmuştu. Ve o sofrada yas, kalpten kalbe sessizce geçen bir dile dönüşmüştü.

Raziye teyze o gün o sofranın kalbi gibiydi. Az konuştu ama çok şey söyledi. Bakışlarında hem geçmişin ağırlığı, hem bugüne sarılmanın sessiz direnci vardı. Önümüze koyduğu tabaklar kadar, sustukları da sofradaydı.

Mezarı Potočari’de olan eşinden hiç söz etmedi. Ama sesi ne zaman alçalsa, sanki onun adı da o sessizliğin içine karışıyordu. Ev, savaş sırasında Sırpların eline geçmiş, yıllarca onların ellerinde kalmıştı. Yıllar sonra geri döndüğünde, kapıda duranlara dik durarak şöyle demişti: “Canımızı aldınız, yetmedi mi? Burası bizim yurdumuz. Burası bizim evimiz.” Savaş sırasında Saraybosna’ya gitmişti. Ama yıllar sonra kendi köyüne, kendi toprağına dönmeyi seçmişti. Belki de bu eve değil, yurduna, bu topraklarda kalma hakkına dönmüştü. O evde bizi ağırlayan sadece bir kadın değildi. Bizi karşılayan, yer açan, çay koyan herkes, bir halkın suskun ama yılmayan sesi gibiydi.

Ve biz o gece yalnızca bir evde konaklamadık. Bir hafızanın içinden geçen sessiz bir hikâyeye misafir olduk.

11 Temmuz sabahı, gün doğmadan uyanmıştık. Kamp alanında sessiz bir hareketlilik vardı. İnsanlar hazırlanıyor, yüzlerinde geceyi tam uyuyamamanın yorgunluğundan çok, yaklaşan vaktin ağırlığı taşınıyordu. O yıl kimlik tespiti yapılmış 56 kişinin defin töreni gerçekleşecekti. Yıllarca toprak altında beklemiş, isimsiz, mezarsız, sessiz kalmış bedenler… O gün nihayet ait oldukları yere – bir mezar taşının altına, bir isme, bir duaya – kavuşacaklardı.

Şehitliğin karşısındaki eski akü fabrikasına doğru yürüdük. Zamanında yüzlerce insan bu fabrikaya sığınmış, korunacaklarını sanmıştı. Oysa burası bir sığınaktan çok, son durak olmuştu. İçeri alınanların çoğu bir daha çıkamamıştı. Şimdi her yıl aynı yer, cenazelerin tören alanına taşındığı noktaydı. Fabrikanın loş duvarları artık yasla doluydu; her yıl yeni tabutlarla yeniden yankılanıyordu.

Tabutlar yeşil örtülere sarılmış hâlde omuzlara alındı. Sessizlik hâkimdi. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, sadece yürüyordu. Herkes bir ağızdan değil, bir kalpten susuyordu. Bu, dışarıdan bakıldığında bir tören yürüyüşüydü; içeriden hissedildiğindeyse, bir iç dua. Tören alanında yerimizi aldık. Beyaz taşların arasından geçerken, kalabalığın içinde değil, bir belleğin derinliklerinde yürüyordum sanki. Her taşın ardında bir yüz, bir hikâye, bir kayıp vardı. Ve bazılarının hikâyesi hâlâ yarımdı bulunamayan, adı okunamayanlar vardı. Gözüm o sırada birine takıldı. Yaşlı bir adam, elinde küçük bir Kur’an’la bir mezar taşına başını yaslamıştı. Ne etrafına bakıyor, ne konuşulanlara kulak veriyordu. Zaman onun için durmuş gibiydi. Kimi bekliyordu, kim için dua ediyordu, bilmiyordum. Ama o taşın başında dünya sessizce durmuştu sanki. Uzun uzun seyrettim. Bazen bir insan, bütün bir kaybı anlatabilir. Ve bazen bir sessizlik, yılların çığlığını taşıyabilir. O sırada mezarın üzerine bir mavi kelebek kondu. Uçmadı. Sadece durdu. Kanatları titriyordu ama gitmedi. Sanki bir işaret, bir hatırlayıştı bu. Mavi kelebekleri o yürüyüşte öğrendim. Savaş sonrası yıllarda, yeri bilinmeyen toplu mezarlar bu kelebeklerin yoğunlaştığı yerlerde bulunmuştu. Doğa, insanın unuttuğunu unutmamıştı. Kelebeklerin uçuştuğu yerler kazılmış, içlerinden kemikler çıkarılmıştı. Hayatları yok edilmiş, isimleri silinmiş ama toprağın ve kelebeklerin bile unutmamaya çalıştığı insanlar… Kelebek bir süre sonra havalandı. Ama izi içimde kaldı. O gün anladım ki hafıza yalnızca insanlara ait değil. Toprak hatırlar. Sessizlik hatırlar. Bazen bir kelebek hatırlar.

Törenin ardından mezarlıkta dolaşırken, her taş bir ağıt gibiydi. Bazılarında çiçekler vardı, bazılarına çocuklar oturmuştu. Bazı taşların yanında kimse yoktu. Ama onların da bekleyeni vardı belki; yalnızca uzaklardaydı.

Diz çöküp dua ettim. İçimden geçen her şeyi kelimelere dökemedim. Ama fark ettiğim bir şey vardı: Bu yürüyüşün sonunda vardığımız yer yalnızca bir şehitlik değildi. Burası insanlığın belleğiydi. Ve biz, o toprağa bastığımız anda, artık o belleğin tanıklarıydık. Belki hiçbir şey tamir edilemez. Belki hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Ama tanıklık etmek… Unutmamak… Bazen onarır. Bazen bir halkın sessiz direnişini ayakta tutar.

Ve işte o gün anladım: Bazı yürüyüşler varılınca değil, içimizde bir yer tamamlanınca sona erer.
 
08.07.2025- Istanbul
Derya Erkut


Yazan:

Derya Erkut

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)