Ölümle yüzleşmek, yaşamayı öğrenmenin başlangıcı olabilir mi?
Ölüm…
Varoluşun sonradan gelen bir sonucu değil, başından beri bizimle yürüyen bir eşlikçi. Yaşamın düşman kardeşi.
Belki de biz, doğduğumuz anda ölmeye başlamıyoruz; sadece dönüşmeye başlıyoruz.
İnsan, diğer tüm canlılar gibi yaşamın içinde kalmaya, sürdürmeye, çoğalmaya devam etmeye çalışır. Ama onu diğerlerinden ayıran bir şey vardır. Kendine bakabilme hâli. Kendi varlığını fark edebilme kudreti. Kendini bilme.
Ve bir noktada insan, ister istemez şu düşünceyle karşılaşır.
Şu an varım. Ama bir gün -nasılını, nedenini, zamanını asla tam olarak bilemeyeceğim bir anda- artık bu hâlimle var olmayacağım. Bu beden olmayacak.
Göçüp gideceğim.
İşte tam burada, insanın en derin ve yoğun gerilimi başlıyor. Bir yanda ölümün kaçınılmazlığına dair berrak bir farkındalık, diğer yanda var olmaya -yaşamaya- devam etme arzusu.
Bu durum bazıları için bir çatışma bazıları için de belki de bir çağrıdır.
Mevlânâ der ki:
“Ölmeden önce ölünüz.”
Belki de mesele, ölmek, yok olmak değil; tutunduğumuz benlikleri, korkuları, ertelemeleri yavaş yavaş bırakabilmektir.
Peki insan, her sokağı bir çıkmaza açılan bu mahallede yolunu nasıl bulur? Belki de yolu bulmaz. Belki de yolu, yürüdükçe oluşur. Ve insan yürüdükçe yol önünde açılır.
Hayatımızın büyük bir kısmını, sessiz bir gerçeği erteleyerek geçiriyoruz.
İnkâr etmiyoruz aslında.
Sadece… sonra bakarız diyoruz.
Planlar yapıyoruz, alışkanlıklar kuruyoruz, sıradan günlere sonsuza kadar süreceklermiş gibi bağlanıyoruz. Zamanı, bardağımızı durmadan dolduran cömert bir ev sahibi sanıyoruz. Ama gürültünün altında, derinlerde bir yerde biliyoruz.
Bu dünyadan kimse sağ çıkamayacak.
Zincirlikuyu Mezarlığı’na “Bir gün her canlı ölümü tadacaktır” yazısı asıldığında çıkan tartışmaları hatırlarsınız belki. Pek çok insan bunu fazlasıyla sert, hatta depresif bulmuştu.
Oysa öleceğini hatırlayan insan, hayatı unutmaz.
Ölüm yokmuş gibi yaşamak, hayatı dolu dolu yaşamayı törpüleyen en derin unutkanlıktır.
Ve belki de en büyük yanılgımız şudur. Hayatta olmak ile yaşamak aynı şey değildir.
Ölüm sadece bir son değil; hayatın sınırıdır. O sınır, içindeki her şeye anlam verir.
Eğer o sınır olmasaydı, hayat anlamsız bir sonsuzluğa dağılırdı. Acele olmayan, ağırlığı olmayan, hiçbir şeyi diğerine tercih etmeye gerek olmayan bir boşluğa.
Tam da bitecek olması, onu anlamlı kılar.
Ama belki de daha derin bir gerçek var. Hiçbir şey gerçekten kaybolmaz. Sadece hâl değiştirir.
Bir gün batımı gibi…
Onu tutamazsın. Ama kaybolduğunu sandığın şey, başka bir yerde yeniden doğar.
Ve belki de biz, kaybolmuyoruz. Sadece görünmeyen bir kapıdan geçiyoruz.
Solan bir yapraktan, bizim için önemli birinin kaybına kadar; faniliğin hatırlatıcıları aslında her yerde.
Bir önceki cümleyi okuduğunuz an bile artık yok. Bu cümleyi okurken, bir önceki çoktan geçmişte kaldı.
Ölüm engellenemez. Ama ölümle nasıl ilişki kuracağımız, bizim irademizdedir.
Belki de mesele, yüzümüzü ondan çevirmek değil, tam tersine -güneşe bakar gibi- ona bakabilmektir.
İnsan, ölümüyle yüzleştikçe kendisiyle de yüzleşir. Kim olduğu, neyi amaçladığı, neden yaşadığı sorularıyla…
İşte tam da burada, anlam başlar. Bu yüzleşmeden doğan anlam arayışı ve insanın kendi hayatının sorumluluğunu alma hâli; daha bağımsız, daha yaratıcı ve daha esnek bir ruhu mümkün kılar.
Arthur Schopenhauer’in mutlu insanı belki de bu yüzden, uykuya dalmadan önce de mutludur. Çünkü kaçınılmaz olanı reddetmez. Onunla birlikte yaşamayı öğrenir.
Ölüme bakmak, ölüm farkındalığı anlamlı bir hayatı doğurur. Anlamlı bir hayat ise, ölüme bakabilmeyi. Ölümün nefesini ensesinde hisseden kişi hayatın onu “anlam”a çağıran davetine bir cevap vermek zorundadır.
Anlamlı bir hayat için de insanın kendisine bazı soruları dürüstçe sorması lazım. Bugüne dek yaşadığım hayat, benim seçtiğim ve istediğim bir hayat mıydı? Önceliklerim bunlar mı olmalıydı? Yaşamım neye hizmet etti?
Matruşka bebekleri gibi. Hayatın içinde ölüm, ölümün içinde hayat. Sonsuz bir iç içelik.
İşte buradayız. Geçip gidiyoruz. Tutamayacağımız anları soluyoruz. Bir gün kaybedeceğimiz insanları seviyoruz, ya da onların kaybedeceği biz oluyoruz. Ve yine de devam ediyoruz.
Unutmayalım ki bu hayatta ne kadar zengin olursak olalım, aslında hiçbir şeye sahip değiliz. İçinde bulunduğumuz bu beden dahi, tüm dünyamız ve içindeki her şey bize birer emanet. Ama yaşamın bu kırılganlığı bir zayıflık değil, güçtür. Kullanın.
Asla “şunu kaybettim” deme, sadece geri verdim de. Çocuğun mu öldü? Hayır, geri verildi. Eşin mi öldü? Hayır, geri verildi. Toprağıma el kondu! Hayır, o da geri verildi. Ama el koyan kötü bir insandı! O toprağı verenin, verilen şeyin geri alınması için kimi görevlendirildiğinden sana ne? Emanet sende olduğu sürece, sahibi olduğunu düşünmeden ona iyi bak. Tıpkı bir handa konaklayan yolcu misali”
Epiktetos
İki alıntı ile yazıyı noktalayalım. Yukarıdaki alıntı Epitetos’tan, aşağıdaki ise Aşık Veysel’den. Ve belki de bütün mesele budur. Sahip olmadan sevebilmek, tutunmadan yaşayabilmek ve zamanı geldiğinde, sessizce bırakabilmek.
Aşık Veysel’e “Üstat, dünyadan ne anladın?” diye sorulduğunda, hayatın kısalığını ifade etmek için bu dizeleri kullandığı rivayet edilir.
“Say ki bir Pazar yeri dolaştım, üç metre bez aldım gidiyorum. Gözünü açıyorsun ‘Doğdu’, gözünü kapatıyorsun ‘Öldü’ diyorlar. İşte bu göz kırpışa ‘ömür’ diyorlar.” 1
Öyleyse mesele neyi ne kadar tuttuğumuz değil; o kısa göz kırpışın içinde ne kadar sahici ne kadar uyanık ne kadar anlamlı ve ne kadar insan kalabildiğimizdir.
Göz kırpışınızın hakkını verin…
(1)Not: Sosyal medyada bu sözler bazen Mevlâna veya Necip Fazıl Kısakürek ile de ilişkilendirilse de en yaygın inanış Aşık Veysel’e ait olduğu yönündedir.
Görsel Kaynağı:
Adina Voicu, Dandelion, Pixabay
https://pixabay.com/images/download/adinavoicu-dandelion-1557110_1920.jpg


















