John Burgess Wilson ya da bilinen adıyla Anthony Burgess, İngiliz roman yazarı, şair, besteci, eleştirmen, dil bilimci ve çevirmen. Otomatik Portakal isimli romanıyla tanınır. 1959 yılında Burgess’a ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi.
“1960 Ocağıydı ve konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı. O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.”
25 Şubat 1917 tarihinde Harpurhey, Manchester, İngiltere‘de dünyaya gelen Anthony Burgess’in tam adı John Burgess Wilson’dır. Burgess annesi bir yaşında iken öldüğünden teyzesinin yanında büyüdü. 1937 ve 1940 yılları arasında Manchester Üniversitesi‘nde İngiliz edebiyatı ve sesbilim öğrenimi gördü.
Anthony Burgess, otuz yaşlarına kadar çok sayıda müzik eseri besteledi. 1940 ile 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev aldı. 1946-1950 yılları arasında Birmingham Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1950 yılında bir ortaokul öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Öğretim görevlerine ek olarak sporu denetledi ve okulun drama topluluğunu yönetti. Boş zamanlarında bir dizi amatör tiyatro etkinliği düzenledi.
1954 yılından 1959 yılına kadar İngiliz Sömürgesi olan Malaya ve Borneo’da bir öğretmen ve Eğitim Bakanlığı görevlisi olarak çalıştı.
Burgess beyninde tümör olduğunu öğrendiğinde 40 yaşındaydı. Doktorlar için, Burgess’in bir senelik ömrü kalmıştı. Maddi durumu iyi değildi ve öldüğünde eşi Lynne için bırakabilecek bir birikimi bulunmamaktaydı. Arka plana attığı hayallerini su yüzüne çıkarma vakti gelmişti. Yazı makinesine kağıtları yerleştirdi ve ilk romanını bu şekilde yazmaya başladı. Yazdığının basılacağı kesin değildi ancak denemekten de başka şansı yoktu.
Burgess geçmişte Malaya’da geçen üç roman yazmıştı ama bu eserler kendisinin de sonradan dediği gibi amatörceydi ve hiç profesyonel bir roman yazarı olmamıştı; ama içinde yazar olma yeteneği bulunduğunun her zaman farkındaydı. Böylece, salt eşine hiç değilse telif haklarını bırakabilmek için, yazı makinesine bir kağıt taktı ve ilk gerçek romanını yazmaya başladı. Yazdığının basılabileceği bile kesin değildi; ama aklına yapacak başka bir şey de gelmiyordu.
“1960 Ocağıydı,” diyor, “Ve konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı. O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.” O hızla ve telaşla, Burgess yıl bitmeden beş buçuk roman yazmayı başarmıştı. Bunca yapıtı E. M. Forster neredeyse bütün bir yaşam boyunca ancak yazabilmiş; Amerika’nın en büyük yazarlarından J. D. Salinger ise, yine tüm ömründe, ancak bunun yarısını yazmayı başarabilmişti.
Ne var ki, Burgess ölmedi. Kanseri önce geriledi; sonra da tümüyle ortadan kalktı. Uzun ve dolu dolu yazarlık yaşamında – içlerinde en ünlüsü Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) olmak üzere yetmişten fazla yapıt üretti. Belki de kanserin ona vermiş olduğu ölüm cezası olmasaydı, bu romanların birini bile yazamayabilirdi. Günümüzde bile çok satanlar listesinde yer alan Otomatik Portakal 1971 yılında Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanmıştır.
Çoğumuz Anthony Burgess gibiyizdir; içimizde ortaya çıkmak için bir dış etkenin yaratacağı acil durumu bekleyen bir büyük yetenek saklarız.
Eğer ben de ancak bir tek yıl daha yaşayacağımı öğrenmiş olsaydım, yaşamımda neleri değiştirir, o son yılımı nasıl yaşardım?
Bu yaşam öyküsünü ilk duyduğumda kendime yukarıdaki soruyu sormuştum. Gerçekten cevabı çok kolay değil. Gezip, tozup, dolaşıp kalan günlerimin tadını çıkartmayacağım kesin. Gitmeden nasıl bir faydam dokunur bu dünyaya ve insanlığa diye sorarken buldum kendimi. Herhalde bir yıl boyunca ağaç dikip, deniz yıldızlarını atardım tekrar denize son günüme kadar.
Apple’ın kurucusu Steve Jobs da bu öykünün ana fikrini oluşturacak önemli bir söz söylemiş;
“Her gününüzü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın; bir gün haklı çıkacaksınız.”
Ha bu arada, Anthony Burgess 1993 yılında 76 yaşında, akciğer kanserinden hayatını kaybetti.
“Eceli gelmeden ölmek nedir bilir misin? Hayatının anlamını kaybedenler ve şu veya bu şekilde yerine koyamayanlar, yaşarken ölü gibi olurlar, bazıları sessiz sedasız intihar eder.” (Gerçek Özgürlük, Doğan Cüceloğlu)
Sessiz sedasız intihar etmeden, insan olmanın onuruyla üzerimize düşeni yaparak, yaşarken ölmeden, yaşamın hakkını vererek, ölümü kucaklayalım.
Kağıtla, kalemle, kitapla, anlamla ve sevgiyle kalın…

















