ANNEMİN FOTOĞRAFI

,

| 11/06/2025

Açık bıraktım pencereyi. Galiba odanın biraz hava almasından daha fazlasıydı isteğim, dışarıda lapa lapa kar yağarken. “Sen de benim gibi temiz havaları seviyorsun değil mi? Oh mis gibi hava, şuna baksana ya,” dedi. Çabuk üşüdüğümü ve kansız olduğumu bilmiyordu. Anlamsız neşesine eşlik edecek gücü kendimde bulamadığım için mutfağa yöneldim yönelmesine ama omzuma dokunmakta ısrar eden nefesi bir türlü rahat vermemişti. “Kahve yapacaksan bir tane de ben alırım.” Başımı salladım. Beni bu kadar iyi tanıyan birisinin kafamın içinde dolanan saldırgan hayvanlardan niçin haberi yoktu? Şaşırasım tutmuştu.

            “İyi fikir. Yani bu soğukta.” Sesindeki neşe ilk defa bu kadar huzursuz etmişti beni. Odada beklemesini rica etsem küser mi diye düşünüp dururken, önümde arkamda dolanıp dişlerini göstermesi, onunla aynı evde bulunmak bir yana, aynı şehirde bile yaşamadığımız hissine kapılmamı sağlamıştı. Dayanamadım, dudaklarımdaki aralığa birkaç kelime sıkıştırıverdim ve öylece dışarı attım: “Gürbüz. Ölen kadın Şemsi Abi’nin bir şeyi olmuyordu değil mi?” Cam kâsede duran elmayı soymaya ara verip, “Nerden çıktı bu şimdi? Kuzenim dedi ya” diye karşılık verdi. Asıl sorunun yaklaşmasını önlemek için olabildiğince uzakta beklemek yerine, soruyu boğup öldürmeyi yeğleyenlerdendi o da. Kahve pişirmeye geri dönmek, Gürbüz’ün ağzını aramaktan daha mantıklıydı.

            Halbuki biliyordum. Yaka paça götürüldüğüm cenazenin Şemsi Abi’nin kuzenine ait olmadığını, ölen kadının özel bir şirkette çalışmadığını ve benim oraya götürülme nedenimin, Şemsi Abi’ye destek olmakla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmadığını. Bilmediğim şeyse, kadının katilinin kimliğiydi. Az sonra kahvemizi yudumlamaya başladığımızda ve bir şekilde sabır gösterip tüm bunları anlattığımda, Gürbüz’ün bana, “İyi de bundan sana ne?” diyeceğini bile önceden tahmin etmiştim. Değiştiremediğim şeyler için hayıflanmayı bırakalı epey olmuştu aslında. Ama yine de Hem Gürbüz’ün hem de Şemsi Abi’nin haberdar olmadığı bir şeye sahiptim ben. Tanımadığım birisinden aldığım, yıllarca saklanmış bir not kağıdına.

            Kahveden sonra kendimi yorgun hissettiğimi söyleyip içeri geçtim. Kusura bakmadı tabii ve gitti. Zaten cenazeden sonra peşime takılıp buraya gelmesi, üzülmem gereken şeyin ne olduğunu söylemeden bana destek olma biçimiydi. Tıpkı Şemsi Abi’nin yalan söyleyerek beni öz annemin cenazesine götürdüğü gibi. Yatağa uzandım ve defalarca katlanmış, buruş kırış olmuş kağıttaki kötü yazıyı tekrar okudum. Üzülmedim yine. Ama daha fazla incindim sanki ve bir de boğazımın ortasına oturan şeye bir isim bulmaya çalışmadan, yutkunma eylemimi sürdürdüm. Gözlerimi kapatınca uzaklara veya geçmişe gidebileceğimi söyleyenler yalan söylemiş. Çünkü tavana sabitlediğim gözlerimi ne kadar kapatırsam kapatayım, yeterince geriye gitmeyi bir türlü başaramadım. Hatırlayamadım onu, olmadı.

            Aklıma gelen ilk hatıra Şemsi abi ile başlıyordu. Tuhaftı ve belki de ilk defa kendimi sahip olduğum şeylere karşı bu kadar yabancı hissetmiştim. Genelevde çalışan annemin kirlenmeyeyim diye beni emanet ettiği kişi olabilirdi Şemsi Abi. O halde annemi nerden tanıyordu? Vicdanlı bir müşterisi olmayacağına göre, akrabamız olabilirdi veya beni yolda bulan, yufka yürekli bir adamdı. Gürbüz, muhakkak gidip yetiştirecekti ona az evvel ortaya döküp saçtıklarımı. Bu da benim Şemsi Abi’ye soru sorma biçimimdi. Direk olarak diyemezdim ona, yapamazdım bunu. Neden bilmiyorum.

            “İşte bilmediğim bir şey daha.” Her kimse annem, en azından beni beladan uzak tutmayı başarmıştı, gerisinin bir önemi yoktu artık. Ola ola sıradan, asgari ücretli bir tezgahtar olabilmiştim belki ama annemin boğuştuğu karanlığı hiç görmemiştim. Muhtemelen bir kaza kurşunu olarak geldiğim bu dünyanın beni sahiplenmesini beklemek elbette iyimserlik olurdu. Ama yine de eskiden olduğu gibi annesizdim yine. Annem bir kez daha ölmüştü bugün. O not kağıdına rağmen, mezarın içindeydi işte.

            Kapı açıldı. Hep anahtarla açar kapıyı Şemsi Abi. “Gülizar, neredesin?” diye seslendi, demek ki her şey yolundaydı. Çünkü sadece karnı çok aç olduğu zamanlar nerede olduğum ilgilendirirdi onu. Alacağı “Mutfaktayım” yanıtını duymadıkça da gülümsemezdi. O yüzden başının etini yemeden önce, “Geliyorum bir dakika. Mutfakta buluşalım” dedim ve beklediğim yanıtı aldım: “Gel gel. Bak ne getirdim sana? En sevdiğin şey var burada.”

            En sevdiğim şey? Üç saniye düşündüm. Bir, tulumba tatlısı. İki, tulumba tatlısı. Üç, annemin fotoğrafı. Olabilir miydi ki? Konuşmak yerine resimle anlatmasına razıydım. Çünkü geçmiş zaten fotoğraflarda ve hafızalarda kalmaya mecburdu her zaman.


1982 Manisa doğumluyum. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum. Şu an strafor fabrikasında “Üretim planlama uzmanı” olarak çalışıyorum. Yazmayı, kendimi ifade etmenin en doğru yolu olarak seçtim. Türkçe’nin yanı sıra, pek çok yabancı dille de uğraşıyorum. Ama hayattaki en doğru adresimin, kendi kültürüme ait kısa öyküler olduğunu keşfettim. “Masa”, “Kafa”,“Edebiyatist” ve “Sözcükler” gibi pek çok edebiyat dergisinde öykülerim yayımlandı. “Yazı-Yorum” dergisi ve “Edebiyat Gazetesi”’nde bir süre içerik yazarlığı yaptım. Hobi olarak edebiyatın yanı sıra, tenis oynuyor, tiyatroyu ve sinemayı takip ediyorum. Kazandığım Ödüller: 2025 Suçüstü-Mahal Edebiyat- İlk Polisiye Roman Yarışması Birinciliği 2023 yılı Yılmaz Sunucu Öykü Yarışması Birinciliği 2024 yılı Hidayet Sayın Oyun Yazma Yarışması Birinciliği 2025 yılı Ganeşa Yayınevi Mitolojik Öykü Yarışması Üçüncülüğü 2024 yılı Kırmızı Kalem Edebiyat Öykü Yarışması Mansiyon Ödülü 2024 yılı Kekeme Yayınevi Öykü Yarışması Jüri Özel Ödülü 2022 yılı Ot Dergi Dikkate Değer Öykü Dosyası Kayseri Belediyesi-Dedektif Dergi- Kitap Cumhuriyeti- FGK Yayınları, Myrina Yayınları ve Ayşe Şengöz Öykü Yarışmalarında finalist olup seçkide yer alma ödülleri.

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)