Günlerdir yürüyormuşum gibi bir sızlama tabanlarımda. Halbuki yarım saat anca olmuştur. Zınk dedi durdu koca demir. Doğru dürüst bakım yapmıyorlar işte. İki istasyon arası, kaç kilometredir ki, bir mahalleden ötekine? Belki de beş dakika bile geçmedi yaya kalalı. Epeydir zaman benimle dalga geçmekte. Benim de onunla işim yok zaten. Takvim yaprakları üşüyerek düşüyor. Geveze saatin tik-tak tekerlemesi sustu. Akrebi beni sokmak için tetikte. Eski anılarım henüz eskimemişken üstelik. Yeniler zaten anı değil, an onlar. Yeni cihazlarda film olup buharlaşan. İşte şimdiki an, geçip gitti bile, içinde biz olmadan.
Bu sefer yetişemeyeceğim galiba oğlanın partisine. Yalandan küsüp büzecek dudaklarını yaramaz: Biraz daha hızlı koşamaz mısın dede? Bugün benim için büyük gün. Bir taraftan da elime bakacak, istediği oyuncağı almış mıyım diye. “Seninki ne zaman dede?”
Doğum günleri artık doğduğun günün değil, kalan sayılı günlerinin hınzır çığırtkanı. Önce sen bıraktın özel günleri önemsemeyi, sonra hanım, sonra da evlatlar. İlerde sanki bir ışık görünür gibi oldu. Ayakkabılarım raylara sıkışıp kaldı bu kör tünelde. Fareler kemiriyor çıplak ayaklarımı. Topuklarım yara içinde, canımın acısından basamıyorum üstüne. Paris metrolarının adı çıkmış. Burada çok daha kalabalıklar. Aklıma yıllar önce Süheyla ile Paris’e gidişimiz geldi. Yer ayırttığımız o lüks restoranın ön kapısında müşteri kuyruğunu, arka kapısındaki kovaların içinde ise koşturan iri fareyi görünce restorana girmekten vazgeçip ayaküstü bir midyeciye dalmıştık. Fakat orada da masalarda ev sahibi rahatlığıyla gezinen haşeratı gösterdiğimizde, yediğimiz midyenin de bir çeşit böcek olduğunu beden diliyle anlatmıştı bize ukala garson. Evlenme yıldönümümüzü hayal kırıklığıyla, yarı aç kutlamıştık aşıklar şehrinde. Ne tuhaf, sonraki her yıldönümümüzde o geceyi sanki düşündüğümüzden çok daha keyifli geçmiş gibi anımsadık. İnsanın içinde yaşadığı an başka, yaşadığı anın bıraktığı tat başka oluyor belki de. Düşüp bir yerini kırdığın hikayeni anlatırken güldüğün gibi.
Göğsümün ortasında bir vantuz. Yapışmış bırakmıyor akrebin kuyruğu. Çekip koparamıyorum çırpınsam da. Elim kolum çaresizce bağlı, bedenimde yürüyen böcekleri kovmaktan bile acizim. Yerüstündeki tüm kemirgenler, kuyruklular şehirdeki kaostan ürküp yeraltına inmişler. Aslında onların dünyasına pervasızca dalıveren benim. Her gün defalarca önlerinden geçip giden o kazulet demir yığınından daha yabancıyım onlara. Işık yine görünmez oldu. Bir dönemece daha girmiş olmalıyım. Tüneldeki dönemeçler upuzun, geniş yaylar çiziyor. Öyle olacak tabii. Koca tren bu. Keskin virajlar, sapaklar yukarıda kaldı. Tünel dar, tünel karanlık, tünel çıkışsız gibi. Uzun ince bir yolda yürüyorum gece gece. Yapayalnız.
Sahi diğerleri bir önceki istasyona mı yürüdüler? Zaten üç-beş kişiydik vagonda, bu saate kalan. Vakitsiz yolcular. Neden arkama bakayım ki? Ben hep sürünün tersine, başımın dikine gitmedim mi zaten? İsyanlarımın bedelini ödül saymadım mı? Besbelli öteki istasyon daha yakındı. Çıkışa, yukarıya. Ama artık çok geç. Topuklarım bu denli sızlamasa, daha hızlı adım atabilsem… Ben ağırlaştıkça sadece göğsümün ortasına değil, omzuma, kaburgalarıma, boynuma da örümcekler, çok bacaklı çıyanlar tırmanıp musallat oluyor. Tenimde fütursuzca geziniyor ıslak, yapış yapış ayakları.
Bir de çişimin gelmesi eksikti şimdi. Eskidendi o haber vermeler. Aniden sıkıştırıyor artık zamanın deliliğine uymuş gibi. İstasyona kadar sabrı yok. Bu zifiri metro aleminde her yer hela deliği ama bir türlü rahatlayamıyorum ben. Giderek sıkışıyorum, yanıyorum, fakat yapamıyorum. Bir yerlere çarpıyorum sürekli bu cehennem tüpünün içinde. Başım dönmeye başladı. Dönemeç bitmek bilmiyor. Süründükçe ilerleyen bir yılan gibi, kıvrılıp uzuyor ben ilerledikçe.
Ne kadar yaşlanmışım. Yılların yorgunluğundan mıdır, nefesim daraldı. Çok havasız burası. Pencereleri açın diye bağırasım var, sesim çıkabilse. Budala! Yeraltında pencere olur mu? Gırtlağımdaki hırıltı da büyüdü. Elim tekrar böğrümdeki vantuza gitti. Akrep hala orda, bin türlü yaratığın elleri ayakları da orda… Bastırıyorlar üstüme. Vantuz göğsümden kurtuldu, kalbim yerinden çıkıp tekrar girdi sanki. Sonra vantuz bir kez daha yapıştı, kalbim yine hopladı, yine yatıştı, sonra tekrar, tekrar. Benim direncim tükenirken o güçlendi. Ansızın vaz geçip bıraktı göğsümü, koluma indi akrep. Sımsıkı dolanıp zehrini akıttı. İncecikti iğnesi, hiç acıtmadı. İçimdeki acı hafifledi. İyice hafifledi. Keşke bu kadar çırpınmasaydım, daha önce teslim olsaydım. Çişimi de bırakmışım. İki damla için miydi bu acele?
Çığlık çığlığa bir tren düdüğü. Ne çabuk onardılar arızayı. Yaklaşıyor giderek. Bir fark etseler beni. Ama bizimki değil, karşı yönden gelen bir tren bu. Gürültüsü katlanarak artan, demirden bir canavar. Farları gözlerimi kamaştırıyor. Ben sıkıca kapattıkça, göz kapağımdaki böcek kirpiklerimi çekiştiriyor. Kafamı kaldırıp bakabilsem, çıkışa ne kadar var kestiririm belki. Ama gözüme hücum eden yoğun parlaklık, tünelin karanlığından daha kör edici. Buz gibi duvarlara yaslanıyorum, tren geçip gidene dek. Duvarın isi sırtımdan akan soğuk tere karışıyor. Bu uğursuz trenin tüm vagonları boş, herkes çoktan yerine varmış. Bir ben yolda, bir ben tek başımayım. En arkadaki vagonda karımı görür gibi oldum son anda. Merak etmiştir beni, ömrünün yarısını. Pencereye yapışmış, gözyaşları içinde el salladı sanki.
Tren geçip gidince yeniden simsiyah ortalık. Tren yok oldu ama kulağımın dibine bıraktı bağırtısını. Beynimin içinde bir lokomotif adeta. Göğsüm yine daralıyor. Üzerimdeki bütün böcekler, örümcekler, bileklerime dolanıyor. Artık iyice zor yürüyorum. Oysa az kalmış olmalı tünelin sonuna. Belki birkaç adım. Akrep boğazıma tırmandı bu kez.
Nefesim tükenmek üzereyken tünelin ucunu görüyorum ansızın. Tünelin ucundaki ışığı da. Hemen ardından ışığın tam ortasında kıpırdamadan duran annemi. Gözüm kamaşmıyor artık. Bütün o çok bacaklılar, kuyruklular aydınlıktan korkup terk ediyor bedenimi. Bense o aydınlıkla kucaklaşmaya hazırım. Bileklerim, elim kolum özgür kalmış. Müthiş bir rahatlama. Öylesine hafifliyorum ki yok olup uçarak bile varabilirim çıkışa. Trenin gürültüsü giderek zayıflayan cılız bir sinyal gibi söndü gitti. Tüm seferler tamamlandı. Zaman doldu. Belki de durdu. Acısız, sessiz, dingin bir kavuşma önümdeki. Annemin arkasından babamı da seçiyorum şimdi. Kardeşimin elini sıkıca tutmuş. Ne kadar da sakinler. Çok özlemişim. En çok da kardeşimi. Sırdaşımı. Bekliyormuş gibi gülümsüyorlar bana. Nereden biliyorlar trenden indiğimi?
Erdem ALPYÜRÜK
27.02.2022

















