AZİZ’LER

, ,

| 24/03/2022

Hayatımda gördüğüm en dürüst, en nazik adamdı Aziz ağabey. Dün vefat etti. Toprağa verdik onu, belki bizden iyi bakar ona ölüm. Onu avukatlık bürosuna çay getirip, götürürken tanıdım. On senesi var. Ceza avukatıydı, katıydı ama aynı zamanında hak savaşçısıydı.

Çok kötü olaylara tanık olmuş, ruhsuz kötü adamlarla tanışmış ama içinden gelen o iyi niyetinden bir şey kaybetmemişti. Sevgi doluydu. Bende yeri başkaydı.

Daha birkaç hafta önce oğulları gelmişti bana. Hep gelirler, ihtiyaçları sorarlardı. En çok da ayakkabıya ihtiyacı olurdu Aziz ağabeyin.

Bir gün geldi.  Bir sicimle bağlamış ayakkabının tabanıyla üstünü, ayakkabının önü yine de ağız gibi açık, herkese gülümsüyor.

Bu geldiklerinde tutturmuşlar, “deli bu” diye kafaya koymuşlar. Belki küçük oğlu Ali biraz şüpheyle bakıyordu, biliyordu babasının ne kadar zeki olduğunu ama yaptıklarına anlam veremiyordu işte. Aslında dışarıdan bakıldığında kendinden başkasına bir zararı yoktu, ama son dönemde oturmuyordu, oturamıyordu bir kalıba.

Aziz ağabey evden ayrılalı iki sene olmuştu. O canım evi bırak sen, sokaklarda yaşa! Bunun yazı var, kışı var…

Oğulları yine geldiler benim oraya, sorup durdular. İşleri güçleri vardır tabii ama her akşam beşte gelirdi Aziz ağabey buraya, buna bile alışamadılar.

Ayçöreği alırdım ona, çok severdi ayçöreğini, bir de çayını koyardım yer içer giderdi. Ali ile Ahmet o haftada gitmişler deli doktoruna, arıyorlar ki derdest edip götürsünler. İlaç başlayacaklarmış, böyle söylediler. Bin kere dedim, deli değil adam, başa çıkmaya çalışıyor, hep sizin için yaşamış, şimdi kendi hayatını yaşıyor. Hatta buraya gelen insanlar içinde en sağlamı o, merak etmeyin diye ama dinletemedim işte.

O gün Kadıköy’ün denizden gelen esintisi tıkış tıkış apartmanlar yüzünden sokak aralarına girmiyordu, sıcaktan terliyordum, Aklım Aziz ağabeyle, sorularla ve düşüncelerle dolu doluydu, neden sonra çayın kaynamaktan taştığını fark ettim. Oğlanlara çay doldurdum.

“Hakkı ağabey! Nerededir peki şimdi? Bir ihtiyacı var mı?” dedi Ahmet çayını yudumlarken.

“Oğlum ne bileyim. Yoğurtçu Parkı’nda kalıyor kimi gece. Sahaf Osman’da da olabilir, kitap alıyor oradan. Yine ayakkabı gerek Ahmet, ayakkabısı Allah’lık!”

“Kitap mı okuyormuş?” diye sordu Ali.

“Ben geçen gün elinde gördüm, okuyor musun Aziz ağabey dedim, resimlerine bakıyorum dedi. Espri mi yaptı, ciddi miydi bilmiyorum. Kitap resimli falan değildi” dedim.

“Bizim bu adamı bulmamız şart” diye üsteledi büyük oğlu Ahmet, babası gibi inatçıydı.

“Ee diyorum oğlum saat beşte gelir o, acıkır.”

“İyi o zaman Hakkı ağabey, biz beşte geliriz, sen onu burada tut!”

“Nasıl tutayım Ahmet, koskoca adam, dinlemez hem beni.”

“Neyse sen oyalamaya çalış, biz de doktorun yanına gidelim yine, olmadı bir ambulans ayarlayalım.”

“Oğlum ne ambulansı, turp gibi adam, söyleyin güzelce, arabaya binin gidin.”

Çaylarını bitirip kalktılar.

Dediğim gibi, Aziz ağabey iki senedir sokaklardaydı. Evine gidemiyordu. Kızı Leyla gittiği gün çıktı evden. Oğlanlar tamam da, kızı Leyla başkaydı. Işıl ışıl gözlerle gelirdi büroya. Çocukluğundan tanırdım onu. Oralet içerdi hep, zaten çaydan başka ne vardı ki bende… Tekne kazıntısıydı Leyla, Aziz ağabeyin gözbebeği, tek kızı. Onunla neşelenir, en çok ona endişelenirdi. Havale geçirmişti çocukken, üç gün uyumamış Aziz ağabey, anlatır dururdu. Üniversiteyi yeni kazanmıştı. Yarı zamanlı işlerde de çalışıyordu.

O sene doğum gününde aldı, babasının da yardımıyla arabasını. Bir gece alkollü bir adam onun ve bir arkadaşının canını aldı o arabada, mutluluk veren o araba mezar oldu pırıl pırıl kızlara.  Aziz ağabey ondan sonra toparlayamadı. Ya da kendince bir yöntem geliştirdi, kendini sokaklara verdi ama oğlanlar anlamadı. Aziz Ağabey tam da tahmin ettiğim gibi saat beşe beş kala geldi, bir tabure çekti kendine. Çayını, çöreğini servis ettim. Afiyetle yedi. Genelde çok konuşmazdı, o gün de konuşacak gibi değildi ki;

“Aziz ağabey senin oğlanlar buradaydı bugün” diye konuyu açtım.

“Ne etmeye gelmişler yine?”

“Bir doktorla konuşmuşlar…”

“Kendileri gitsinler doktora, bir daha gelirlerse beni görmedin, duymadın.”

Aziz ağabeyin en kötü huyu inatçı olmasıydı, beni dinlerdi ama birazdan oğlanlar gelince bana da sinirlenecekti.  Onu oyalayayım diye bir çay daha koydum, bir tabure çekip yanına oturdum.

“Aziz ağabey, şu oğlanları, karını üzmesen artık. Leyla’yı hepimiz seviyorduk ama iki sene oldu, bak hayat devam ediyor.”

Kafasını gökyüzüne çevirdi, uçan bir kuş apartmanların arasından seğirtti;

“Biliyorum biliyorum, bak o da biliyor” dedi, sustu. Kuş gözden kayboldu.

Aziz ağabey tam ayaklanmıştı ki, Ahmet ile Ali köşe başında gözüktüler.

“Babacım nasılsın?” dedi Ali.

Cevabı beklemeden Ahmet, “Baba seni hastaneye götüreceğiz” dedi.

“Bok götürürsünüz” dedi Aziz ağabey.

“Aziz ağabey oturalım, konuşalım bakalım” dedim. Oturduk.

“Baba psikiyatrist seni bekliyor, bugün randevumuz var, gelirsen çok seviniriz” dedi Ahmet.

“Tamam oğlum gidelim, ama ben zannettiğiniz gibi deli değilim, ya da sizin zannettiğiniz gibi bir deli değilim!”

“Baba gel sen, ilaçlar çok gelişti, yeni yeni ilaçlar var, lütfen.”

“Tamam oğlum gidelim bakalım” dedi.

Bu kadar kolay teslim olacağını kimse beklemiyordu, arabaya binip gittiler.

Aziz ağabey ertesi gün beşte gelmedi. Beklemiyordum; Aziz ağabeyi değil, bu hareketi. Hiçbir gün sektirmez, nerede bu adam? Aziz ağabey ondan sonra hiç gelmedi. Aziz ağabey bir gazete kupürü oldu; Haldun Taner büstünün orada ölü bulundu. İnanamadım, inanmak istemedim. Şüpheli ölüm demişler, kalbi durmuş. Böyle yazıyordu.

Ali geldi çay ocağına, bir tabure çekti. O ana kadar bilmiyordum tam hikâyeyi, namussuz gazeteler anlatmaz tam hikâyeyi.

“Ona verdiğimiz ilaçlardan çok almış,  kanında çok çıkmış” dedi.

“Ali onun bir düzeni vardı, siz içten içe ölüyor sandınız ama o içten içe yaşıyordu. Size pis gözüktü, akvaryumunun suyunu değiştirdiniz ama balığı düşünmediniz. Yadırgadı, anlayamadı yeniyi…”

“Haklısın Hakkı ağabey! Biz yanlış yaptık” dedi gözleri yaşlı Ali. Babasını ne çok severdi.


Yazan:

Ayşe Tayan

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)