
“Sonbahar değil, dirençlerimiz üşütüyor içimizi.”
Lodos ya, İstanbul hep yanar!
Göğün rengi, şeftaliden kızıla doğru çalarken derin bir hüzün kapladı kadının içini. Sonbaharın son günleriydi. Eskimeye yüz tutmuş bordo kadife kanepenin uyuşukluğuna bırakıverdi kendini. Ne çocukların okuldan eve dönerkenki neşesi, ne de arabaların sabırsız korna sesi ilgilendiriyordu onu. Bahçedeki akçaağaca tutunup kalmış olan tek yaprağa uzun uzun baktı. Yaprak onu çaresizlik içinde kıvrandığı bir fotoğraf karesine taşıdı.
Keyifle çaylarını yudumlarken nasıl da tıkanmıştı kocası. Nasıl da canhıraş telefona sarılmıştı, ona bir şey olacak diye!
Ambulansa bindiklerinde trafik yoğundu, uzun sirenlerle trafiği aşmak için her ara sokağa girip çıktıklarında yüreği ağzına gelmişti. ‘‘Hızlı gidin lütfen! Daha hizlı!’’ diye bağırmıştı.
Acilde ilk müdahaleden sonra, labirent gibi koridorlardan geçtiler. Her seferinde biraz daha büyütüyorlardı sanki hastaneyi.
O dar koridorlarda sedyenin yanında yürürken hep yalvarmıştı eşine: ‘‘Aç gözlerini ne olur bir bak bana, yanındayım hiç bırakmadım seni. Bugün evlilik yıldönümümüz tam kırk sene oldu.’’
Adam günlerce açmamış olduğu gözlerini güçlükle aralamıştı. Buğulu bal rengi bakışları görünce ürpermişti kadın!
Hemşireler sedyeden yatağına taşırlarken de endişeyle bağırmıştı Kadın: ‘‘Aman dikkat edin sarsmayın!’’
Hemşire, adam için gerekli işlemleri yapmış en son oksijen maskesini takmıştı. Az sonra da Doktor gelmiş bir ay önceki tetkikleri incelemişti. Tomografi çekileceğini söylemiş, ‘‘Birazdan yemeğini getirirler, bir müddet sıvı gıdalarla beslenecek’’ demişti. Doktor gittikten hemen sonra yemeği gelmişti.
‘‘Hadi canım aç gözlerini bu çorbayı içmen lazım. Öyle besleneceksin, hadi hatırım için bir kaşık al, iyi olmanı istiyorum. Yemelisin. Hiç dinlemiyorsun beni. Ne kadar inatçısın! Canım beni duyuyor musun?’’
“Yeter,” diye boğuk bir ses çıktı kelepçelenmiş dudaklardan.
Pencerenin önünde yaprağın götürdüğü anıdan dönerken, gökyüzü kızıldan koyu griye dönüştü. Birden öksürük nöbetine tutuldu kadın. Bu sefer ki her zamankinden daha uzun sürdü. Titreyen, damarlı eliyle sehpanın üstündeki damlalığı aldı, bir bardak suya beş damla karıştırdı. Bir solukta içti. Biraz rahatladığında, rengi solmuş kahverengi çiçekli elbisesini dört gündür üstünden çıkarmadığını fark etti. Yemek masasını da bir karış toz kaplamıştı. Yeniden okumaya çalıştığı bazı kitaplar etrafa yayılmıştı. Mobilyalar sanki gün ve gün ağarmış, soluksuz kalmışlardı. Bunları sanki başka birinin gözleriyle görüyordu, çayın altını yakmak üzere kalktı.
Çayı değil; iki kişilik yalnızlığı yudumluyordu sanki.
Ne güzel bir evlilikti onlarınki… Mum ışığında yenen yemekler, plansız bir anda çıkılan seyahatler, sürpriz doğum günleri, ada kaçamakları, şöminenin önünde tarçın kokuları içinde paylaşılan sırlar, dostlarla oynanan oyunlar… Sonra ne çok şey değişmişti aralarında… Ne çok ulaşılmazlık… Ne çok yalnızlık…
Bir keresinde ‘dört günlüğüne Selanik’e gidiyorum. Ortaklarımızla toplantımız var’’ demişti Adam. Oysa hiçbir seyahate yalnız gitmemişti o zamana dek. Israrla kendisinin de onunla gitmek istediğini söylemişti. Sadece akşamları birlikte olurlardı, gündüzleri onu hiç rahatsız etmezdi. Zaten kaç zamandır bir yerlere gitmemişlerdi. Bu yolculuk ikisine de iyi gelecekti. Akşamları Plaka’yı gezerlerdi boydan boya eski günlerdeki gibi. Aristoteles meydanında o şık cafede sevdikleri çöreği yerlerdi.
Adam hiçbir şey demeden sessizce bavulunu hazırlamış, “Birkaç gün uzak kalmak ikimize de iyi gelecek” demişti. Adamın yıllar içinde onsuz kısa seyahatleri çoğalırken, aralarındaki bağ inceldikçe incelmişti. Aralarındaki uzaklık sessizlikle sonlanmıştı.
Hastaneden döndükten sonraki nekahat döneminde de sessizliği gizli bir silah gibi kullanmıştı. Komşuları edebiyat öğretmeni Nalân Hanım geldiğinde hiç konuşmadan, bakışarak anlaşmaya çalışmışlardı hep. Nalân Hanım aynı zamanda yazardı, bir romanını ve bazı ruha iyi gelecek kitapları kendisine hediye etmişti. Sahi hiç okumamıştı kitapları.
Ayağını sürterek kalktı. Antika konsolun çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonra, Nalân Hanım’ın getirdiği kitaplardan birinin çekmecenin arkasına sıkışmış olduğunu gördü. İtinayla onu oradan çıkarıp aldı, gelip koltuğuna oturdu. Siyah yuvarlak çerçeveli gözlüklerini taktı. Sayfalarını çevirirken bazı satırların altının çizilmiş olduğunu fark etti. Biraz tedirgin, biraz ürkek okumaya başladı. ‘‘Olumlu duygularımızı, yani bizi mutlu eden duyguları, acıya direnç gösterme alışkanlıklarına kendimizi kaptırmadan nasıl geliştirebiliriz? Bedenimizin içinde nasıl yumuşayabiliriz?”
Bu cümleyle çocukluğuna döndü. Kızgın ve öfkeli babasının herkesin önünde onu azarladığı akşama… Altı yaşındaydı. Küçücük haliyle kaskatı kesilmişti. Utancından boynunu eğmişti, kimsenin yüzüne bakamamıştı. ‘‘Öyle değil baba, onu ben çalmadım, arkadaşım aldı’’ diyememişti. İlk defa böyle sebepsiz yere suçlanmıştı. Ancak ondan sonra eleştiriler hiç bitmemişti. Üstelik annesi hep başkalarıyla mukayese etmişti onu. Babası hiç takdir etmemişti. O da hep kendini göstermek, anlaşılmak için çabalayıp durmuştu. Hep kendini kanıtlamak, boşlukları doldurmak için konuşmuş da konuşmuştu. Sanmıştı ki, susarsa tekrar hüküm giyecek.
Kocasının hastane odasında gözlerini sıkıca kapadığı ve açmadığı, gittikçe eridiği, o kocaman yatakta bir cenin pozisyonunda küçücük bir yer kapladığı zaman da bir boşluk oluşmuştu. O küçücük çocuğu kollarında sallasa boşluğu dolduracaktı sanki. Kollarında sallasa büyüyecekti, kanlı canlı yapabilecekti onu. Yeniden yürüyecekti. Yeniden sevebilecekti. Ona sarılsa onu yeniden doğuracaktı. Ancak sıkı sıkıya kenetlediği yumruklarını açamamıştı, kolları onu sarmaya yetişememişti. Soluksuz kalmıştı adam bir gün bir gecede…
Hastaneden aradıklarında, kaskatı kesilmişti. İnanamamıştı öldüğüne. Oturduğu kanepede büzülmüştü. Küçülmüştü. İyice içine çekilmişti, öylece kaldı nokta kadar… Çalan telefonları duymamıştı. Sürekli çalan kapıyı açmamıştı. Derin bir öfke kaplamıştı içini. Daha hazır değildi. Kaybetmeye hazır değildi, onaracak bir sürü anısı vardı, daha gidilecek yolları, eksik kalmış işleri… Nasıl bir yaşamdı bu? Neden onu yapayalnız bırakıp gitmişti? Gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Kendini tutamamış hıçkırarak ağlamıştı. Bağırmıştı. Lanet etmişti, ta ki sesi kısılana kadar… Sonra o derin çukurun içine, o ıssız boşluğa yuvarlanıvermişti. Karanlıkla bütünleşivermişti. Hiçbir şey umurunda değildi artık. Uyuşmuştu.
Elinde kitabıyla uyuyakaldı. Neden sonra gözlerini açtığında bahçenin önündeki akçaağaca tutunmuş tek kalan sarı yaprağı gördü. Uzun bir uykudan uyanmış gibi hissetti kendini, gerindi, esnedi. Boynu hafif tutulmuştu. Başıyla yarım daireler çizdi. Rahatladı. Elindeki kitaba kaldığı yerden devam etti. Okudukça nefesi dinginleşiyordu, gittikçe sakinleşiyordu. Bir şeyleri anımsamaya başladı yeniden. Hiç gitmesin diye avuçlarını sıkı sıkı yumruk yaptığı alışkanlıklar, rahatı kaçmasın diye ezberini bozmadığı anlar, omuzlarının sıkışması, kalbinin endişe ile kaplanması, bırakıverdi kısmen usulca onu. Kitabı elinden bırakmadan okuyup, bitirdiğinde, sanki birçok yük kalkmıştı üzerinden. Duvardaki guguklu saat tam on iki kere guguk dedi. O, evde birlikte yaşadığı kadim dostuydu. Yatağına doğru giderken saatin sarkacını durdurdu. Soyunup geceliğini giydi, kendini yumuşacık pamuklu serin çarşafların içine bırakıverdi.
Öğleye doğru yanıbaşındaki telefonun zili uzun uzun çaldı. Gözlerini ovuşturarak açtı, perdeden içeri yansıyan güneşin ışıkları içini ısıtırken, telefonu açtı. Uzaktan gelen ses yakındı aynı zamanda, tanıdıktı. Coşkuyla, tatlı tatlı konuşuyordu. Yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Onu dinledi dinledi. “Tam da dün akşam bize verdiğiniz kitabı okuyup bitirmiştim” dedi. İçini kıpır kıpır bir heyecan sardı. Yatağında kollarını iyice açarak gerindi, bir sağa bir sola dönerek yuvarlandı. Kalktığında başı hafif dönüyordu. Ilık duşun altına girdi, bir şarkı mırıldandı. Dolabı açıp hiç giymediği yeşil ekose elbisesini üstüne geçirdi. Kızıl saçlarını tepesinde toplayıp kemik rengi tokayla tutturdu. Yüzünü hafif bir kremle nemlendirdi, dudaklarına parlatıcı sürdü. Antredeki altın varaklı boy aynasında kendini seyretti. Gözleri parıldıyordu. Uzun süredir ayna onu bu kadar güzel yansıtmamıştı. Çantasını alıp dışarı çıktı. Karşı kaldırıma geçtiğinde günlerdir kapatılmayan çukurun kapatılmış olduğunu gördü. Akçaağaçtaki sarı yaprak hâlâ ordaydı.

















