Kocam öldü. Sadece sevmemiştim, son güne kadar âşıktım da ona.
Yirmi yıla yakındır sevgilimdi, eşimdi.
Eşimdi, çünkü tam hak ettiğim gibiydi. İstediğin kadar ara, tara, dene, bak, bırak, yırtın sürsün
diye, işe yaramaz da o her kimse hak edilen, zamanı geldiğinde gelir ve kalır orda. Şükürden
başka fonu kalmaz o zaman hayatın. Öyle bir cennet.
Ben de tam onun istediği gibiymişim, öyle derdi.
Peşinden gitse bir düşün, o ben olurmuşum. Yürüdüğüm her sokağı, adım adım sevmek gibi
bir tapınmaydı onunki. O kadar çok dinledi ki geçmişimi sanki onun doğup büyüdüğü bir
hayatmışçasına tanıdı. Gece uyandırıp gördüğüm rüyayı anlattığımda sabah benden daha iyi
hatırladı. Her gün ilk iş, rüyalar serilirdi masaya. Neler olmuştu uyurken, nerelerde
dolaşılmıştı, nerelerde kaybolmuştuk. Sesimizi kimlere duyuramamıştık, nereden düşüp
çakılmıştık betona, hepsi konuşuldu… Ulaşamayınca rüyamda ona ya da endişelendiyse
varamadım gideceğim yere diye… Gözlerimizin ta içine baktık, bir kez daha, sarıldık sonra.
İzleri toplamaktan da geri durmadık, pürdikkat baktık yola.
Kendiliğinden sıraya giren günler, aylar, yıllar…
Leb demeden leblebiyi yakalamanın muzipliğinde bir sırdaşlık.
El ayak çekildiğinde her kayıp ucu güzelce bulup ince ince birbirine bağlayan gıybetler. Hepsi
herkes iyi olsun diye biten sohbetler. Kimsenin bilmeyeceği, sadece birbirine söylenmiş
şeyler… Hafızanı emanet ettiğin bir diğeri…
Kimsenin ve hiçbir koşulun erişemediği bir saltanat…
Öyle bir mesafe koymuştuk ki dünyayla aramıza… Tarafımızdan hiç tanıştırılmadı misal
dünürler. Ne onun anası istemişti beni gelin diye, ne de benimki oturtmaya meyletmişti damat
yerine. Yakıştırılmıyorduk. Ha öylemi, tamam deyip hiç elleşmedik biz de onlara. Apayrı iki
yakayı yan yana getirelim diye gereksiz hallere hallenmedik. Kafamızı ağrıtmadık, temiz
tuttuk haneyi. Yargılayacak kimse giremedi kapıdan. Emek emek, sadece o ve ben, kale gibi,
ev olduk birbirimize.
Bu ulaşılmazlık öyle rahatlık veriyordu ki istediğimiz kadar itişmekte de özgürdük.
Kavgalarımızın ateşi delicesine yoğun olurdu da aşkın gölgesine ulaşamadan erir giderdi.
Kolayca birbirimize girer, istersek bayağı küs kalır, hep ve mutlak tutkuyla, ille barışırdık.
Gerilebileceği kadar gerilirdi sinirlerimiz, birbirimize trip atma limitine ilk gelen koyverirdi
kahkahayı, üstüne saatlerce geyiğini yapar, film gibi kare kare geçerdik üstünden.
Oldum olası ilişkimizden başka dosdoğru bir şey konuşmazdık da. Ballandıra ballandıra
anlatırdık birbirimize bizi. Yaşamaya doyamadığımız gibi üstüne konuşmalara da
doyamazdık. Doyamaya doyamaya büyüdük de bir yandan, şımarıklığımız her badirede biraz
daha azaldı, dikenlerimiz şefkati kanırtmayacak kadar törpülendi sonunda da… Bazı rüyalar
girdi araya.
Öldüğünü gördüğüm rüyada, ara küçük odada, üçlü koltukta tek başıma oturuyordum. Ev
taziyeye gelenlerle doluydu ama kimseyi görmek istemiyordum. O yanıma oturmuş, ben ona
bakmış, şimdi ne olacak diye sormuştum. Yine de sana sarılacağım merak etme demişti, ölü
olmasına rağmen bana sarılarak. O sarılmanın neye benzediğini anlatacak kelimeleri
bulamamıştım kan ter içinde uyandığımda. İçim çıka çıka ağlamış, bu olacak İbo, ne
yapacağız o zaman dediğimde, bakışlarındaki kabul o kadar çok şey söylemişti ki yenir
yutulur gibi değildi.
Belki de bir akıl dışılıktı yaşamayı seçtiğimiz yeni düzen.
Rüyadan sonra evleri ayırmıştık, banka hesapları ve kira sözleşmeleri de kendine münhasırdı.
Mülkiyetin o kadar uzağına taşımıştık ki ilişkiyi, evlerimizin anahtarlarını birbirimizle
paylaşmaya bile yeltenmemiştik. Öyle sadakati kendinden… Güveni kendinden… Kimyaysa,
kimyanın en safı kendinden.
Sadece evler değildi değişen. Bir dizi çalışma, yeni yeni oyunlar eklemiştik aramıza.
Geçmişten, bir gün öncesi dahil, ne yemiştik diye bile bahsetmiyorduk. Sık sık susma
oyunları oynuyor, kaç dakika sessiz kalabileceğimizin iddiasına girip sabrımızı sınıyorduk.
Birbirimize canım, ciğerim, aşkım, bir tanem demeden, hiçbir sıfat olmadan, isimlerimizle
hitap ediyorduk. Telefon rehberindeki isimlerimiz de gerçek isimlerimizden oluşuyordu artık,
Yeşim ve İbrahim.
Sonradan baktığımda, hepsi bir şeyin yaklaştığını söylüyormuş demek… Konduramıyor insan.
Tatsız şeyler de yaşanıyordu son altı ayda art arda…
Yatak odamın önündeki ağacın kalın dallarından birinin kırılması ile başladı işaretler. Koca
dal çatır çutur gürültüyle beni cama çağırdığında bir baktım aşağıya doğru sallanıyor, tam
kopmamış da. Diğer dallar kalın kar tabakasını bir güzel taşırken, hem de bu kadar
yakışmışken karlar ağaca, bu dal neden dayanamadı ki ağırlığa? Bana epey bir dert olunca bu
dal, en yakın arkadaşım, bu iş böyle olmaz dedi, el süpürgesinin sapıyla kendine çekti de
çevire çevire söktü ağaçtan dalı, atıverdi aşağıya.
Aynı yatak odasında, henüz karlar erimemişken, uyurken yataktan düşüp iki ayak parmağımı
kırdım sonra.
Bir ay geçti geçmedi bu kez hemoroidim azdı. İlaç alıp zar zor uyuduğum gece sabaha karşı
uyandığımda yorganın ağırlığına bakılırsa kedilerden biriyle yatıyordum. Hangisi acaba diye
zorlanarak yatak başı ışığımı yaktım ki yaz kış açık olan camdan girmiş tanımadığım
sığınmacılardan biri. Garip olan koynuma kadar sokulması. Hastaya benziyor, kucaklayıp
cama koyup besleyeyim diyorum hiç hali yok, bırakıyorum yatağa tekrar. Uyuyoruz.
Uyandığımda ölmüş, yürüyecek halim yok, İbo’yu arıyorum, gelip gömer misin, hemen
geliyorum diyor. Yirmi dakika falan geçiyor. Kedinin cansız bedenini terk eden pireler yatağı
keşfetmeye başlayınca, bu benim işim, mecbur yapacağım diyorum, çarşafa sarıyorum,
bahçeye inip, sonradan iki tanesini daha gömeceğim köşeye saklıyorum o küçük bedeni.
Bahçenin yokuşunu çıktığımda İbo arabadan iniyor, zor yürüyorum, e neden beklemedin beni,
böyleyken böyle diyorum… Tamam sevgilim deyip sarılıyor yine sımsıkı. Göçüp giden
sevdiklerimiz için; insan, hayvan, saksıdaki kaktüsler, filmdeki askerlikten kaçmaya çalışırken
vurulan er, içinde özgürlük olmayan, içinde sevgi olmayan her şeye ortak bir yasımız var.
Sonraki gün kanamam başlıyor ve acil ameliyat deniyor. Yine İbo bakıyor bana.
Sarmaş dolaş geçiriyoruz ayları. Hangi evde olursak olalım içerisi çok güzel ama kapı önü,
sanki zifir…
Bir dehlizin içinden üstüme gelen, anında kapıp götürecek o külçe kahır hiç kalkmıyor
gönlümün üstünden. Korksam da gelecek, engellenemeyecek bir sonsuz siyah var o dehlize
baktığımda. Sık sık ağlama nöbetleri geçiriyorum.
Yapışık ikizler gibiyiz. Ya o bende ya ben onda. Dediğim gibi aklımıza ne gelse ikiletmeden
yapıyoruz. Bir ay var daha kampa, yeni çadır alalım diyoruz, şöyle iki odalı, havalı bir şey.
Uzun kalıyoruz, küçük çadırda zor oluyor, şöyle sere serpe yatarız, yaşlandık be artık. Gidip
alıyoruz, eve gelip başlıyoruz plana, hemen deniz kenarına mı kursak, ama çok büyük milletin
manzarası kapanır, arkaya kursak ağaçların sık olduğu tarafa, bu sefer dalga sesiyle
uyuyamayız derken hangi akla hizmet koca çadır aldık, alsaydık ya iki tane, birini sahile,
birini arka tarafa zeytinlerin altına, ohhhh. Canımız nereyi çekerse artık. Üstüne bir sürü şaka
yapılıyor, parolalar bulunuyor, kim ne zaman nerede yatacak, tek mi çift mi yatılacak, fantezi
varsa arka taraf daha mı tenha, yok valla sevişir gelirim kendi çadırıma.
Haziranın üçüncü pazarı, babalar günü. Büyük, iki oda bir antreyi geri verip iki küçük çadır
alıyoruz, misler gibi,. Babama gidiyoruz, o zamanlar o da iyi. İkisine bir aldığımız yazlık
tişörtleri giyiyorlar yan yana. Çıkıyoruz, kime gidelim, hadi ona, televizyon var orada, serilip
güzel bir film seyrederiz. Haftanın saçmasını açıp goy goy mu yapalım yoksa şöyle güzel bir
şey mi derken, 7. Koğuştaki Mucize’ye denk geliyoruz. Bir iki gözümüze çarpmıştı ama
seyretmeye meyletmemiştik. Film de ne filmmiş. Hani hakkında hiç eleştiri okumasan da bir
kanı vardır aklında ve ters köşe oluverirsin ya. Film bizi, ayrı ayrı o kadar vuruyor ki
bittiğinde, sarılıp seyretmeye başladığımız koltuğun iki ayrı ucunda, her birimiz kendi
dünyasının yasında, gözler yaşlı… Saat olmuş on buçuk falan. Normalde o saate kadar
ordaysam kalırım, dönmem artık. Ben gideyim diyorum, ne gidiyorsun, kal diyor, alışma bu
kadar, gideyim, yarın senin dersin var, rahat uyu, hem özleşmiş oluruz deyip çıkıyorum.
Gidince ara diyor, demez pek, tamam diyorum da kedilere falan dalınca unutuyorum, o arıyor.
Sesi hüzünlü. “Eve vardın mı? Aklım sende kaldı.”
Sabah her şey olağan. Tekli yeşil koltukta kim bilir kaçıncı kahvem ve sigaramla baş başayım.
Gözüm ortaya bıraktığımız çadırlarda, nereye koysam bunları kediler eşelemeden,
deşelemeden diye düşünürken, ezan okunuyor. Bu ezan değil, sela. Allah rahmet eylesin
diyorum kim gittiyse, demem de normalde, dini itikadım olmadığından. Ben kim bilir
mahallenin hangi insanını uğurlarken Yakut arıyor: Abla İbotiç sende mi, geç kaldı da derse,
nasıl yani, aramadın mı, aradım kaç kere açmıyor, uyuyakalmış olabilir mi dedim, yoksa
sende mi kaldı. Eve geldim, baksana çalıyorum açmıyor kapıyı. Tekrar çal Yakut. Yakut
kapıya vuruyor. Vuruyor… Vuruyor… O el kadar evde kapıyı duymaması imkânsız. Otuz üç
yıl derse geç kalmamış bir adam. Çilingiri ara geliyorum deyip fırlıyorum. Arabaya bindiğim
gibi daha ikinci vitese takmadan ağzım birden kupkuru oluyor, öldü diyorum. İçim bulanıyor.
Banyoda ayağı mı kaydı, belki sadece düşmüştür, bilinci kapalıysa daha mı kötü, sesi mi
çıkmadı kapıyı duysa da…
Siteye vardığımda akşam çıkarken gülerek selamlaştığım güvenlikteki adamın bakışı…
Merdivenin tepesine dikilmiş Yakut’un bakışı… Bir bakışın bir bitişi anlatması…
Onu yatakta, bir yumruğu göğsünde biri kalçasının yanında sıkılı, gözleri açık, burnundan
gelen kanı daha tam kurumamışken buluyorum.
Tarih 20 Haziran 2022.
Üstünden üç yıl, dokuz buçuk ay bilmem ne kadar gün geçti. Hatırası öyle canlı, varlığı
kalbimin içinde hala o kadar büyük ki… Kendi rüyalarımı görüyorum, onunkilerden haberim
yok. Güzel bir şeye denk geliyorum, nerdeyse her gün, taşların arasından başını çıkarmış, sarı
beyaz bir çiçek mesela, haber verirken buluyorum kendini. Gösterdiğime sevineceğinden
eminim… Ama zifir bir sızıya çarpıyorum.
Ben bu bedende, iki bacağımın üstünde yürüyorum…
O hiçbir sokağında dolaşmıyor bu dünyanın.
“Gelip bakar mısın balık pişti mi?”
“Eee sen ordasın bak işte!”
“Ben tam anlamadım sanki”
“Aşkım balığın canı ne ki, pişmiştir o!”
“Yaaa gel bak işte n’olur, hadi aşkım”
Güya üşene üşene yanıma geliyor, eğilip fırına bakıyor.
“Daha var, baksana suyunu çekmemiş be güzelim.”
“Beni öp diye öyle dedim” diye şımarıyorum bilmem kaçıncı kez şakayla.
“Şapşalım benim” derken dudaklarımdan öpüyor. Boynuna sarılıp dünyayı unutuyorum bir
kez daha.
Sonra yine hatırlıyorum. Ben evdeyim.
O yok…




















