Mustafa, bir çocuk. Ömrü bir çırpıda geçivermiş, yaşı seksene dayanmış, milyarlarca insandan biri. Öncesi yok, sonrası belli değil. Yetmişine kadar etrafa korku salmış, dediğim dedik, asabi, huysuz, çekilmez bir küçük adam. Yetmişi geçer geçmez, hadi bana eyvallah dercesine alıyor aklını başını yatıyor yatağına. Artık iç dinamikleri ne derse onu yapıyor, yönetmiyor bedenini, beden ne derse o oluyor.
Bugün yatacağım, bugün acıkmadım yemek yemeye gerek yok, bugün biraz gezinelim, bugün oksijene de ihtiyaç yok nefes almayalım… Ama kendisi pişman, dümeni bedene vermemeliydi, kontrolü kaybedince aklına dank ediyor, fakat ne çare. Yönetimi biraz ele alabilince hemen kaçıp gitmek istiyor, kurtulmak istiyor bu azaptan, yüzlerce kez tekrarlıyor, ‘haydi gidelim’ diye.
Kendinde bulunca kuvveti hemen ayaklanıyor ve bir çıkış kapısı arıyor, döne döne dolaşıyor, kurtulmak için bir yol arıyor. Karşılaştığı durum şöyle ki; ya kapılar yanlış yollara çıkıyor ya da kilitli oluyor. Zaten kontrolü kaybedince bedeninden aldığı ağır darbelerle aklı başından gidiyor, her bir şeyi unutuyor…
Kontrolü her eline alışında yeniden başa sarıp tüm yolları tek tek deniyor, belki de bin kez zorladığı kapıları yeniden zorluyor, ama ne kendisi bunun farkında ne de kapılar onu uyarıyor. Her defasında önüne geldiği çıkış kapısının kilitli olması onu yıldırmıyor, özgürlük uğruna daha binlerce kez o kapıyı bulup onun önünde dikilmeye razı. İşte o zaman anladığını düşünüyor, özgürlük en başta mı gelir bilmiyor ama en elzem ihtiyaçlardan birinin o olduğunu. Aslında o da farkında, kapıdan çıksa yine özgür olmayacak, illaki elini kolunu bağlayan başka şeyler çıkacak karşısına.
Çünkü özgür kimse yoktur, kendini özgür zanneden kimse vardır diyor sessizce. Sessizce diyor çünkü yeni keşfettiği bu büyük sırrı kapılara duyurmak istemiyor. İşin aslına ulaştı sonunda: özgürlük bir avuntu, hayali bir dayanak. Özgürlük bu kadar farazi ise, kendisi neden bu kadar istedi kapıdan çıkmayı? Bu bir şartlanma mıydı? Şimdi analiz etmesi gereken bir konu daha bulmuştu işte. Günlerce gözlerini bir noktaya dikip, balmumu heykel gibi kıpırdamadan, odaklana odaklana düşünecekti, keyfini çıkarta çıkarta düşünecekti.
Zaten zaman bir tek böyle geçiyordu, ya saatlerce uyuyor ya da saatlerce düşünüyordu. Kimse bilmiyordu onun iç dünyasını ama bu sorun değil bir fırsattı onun için. Çünkü hiç konuşmuyordu ve gizemini kendine saklıyordu…
16.09.2017 – ali can

















