Kuyu

| 22/05/2022

Oldukça rekabetçi koşullarda, mutlak başarı odaklı yetiştirildiğimiz bu düzenin içerisinde, başarısızlığa yer yoktur. Başarısızlık, ‘düşmek’ tabiri ile eşdeğer olmasa da üst üste birkaç başarısızlığın toplamı ‘düşmek’tir

Hayatta ‘düşmek’ ise hepimizin içten içe en korktuğu şeylerin başında gelir. Yaşadığımız hayattan hiç memnun olmasak bile, genel kabul görmüş standartların tutturulduğu yaşamlardan vazgeçip, yeni yaşam formlarına kendimizi açmak belki de en çok bu yüzden zordur. Zira aynı yaşam kalitesini yeniden yakalayamamak ‘düşmek’tir ve düşmek, çok büyük bir yasa açılan bir kapıdır.

Boşa dememiştir büyükler: “Allah kimseyi gördüğünden ayırmasın.”

Haksız bir dua da değildir. Alıştığın standartların altında bir yaşama razı gelmek, rekabetçi koşullarda, başarı odaklı yetişmiş bizler için ‘kendini sorgulama’ sürecinden çok daha fazlasıdır.

Düşen, eşinin, dostunun ve varsa düşmanının da gözünde düşmüştür ve bu, duyduğu tüm anlayışlı, destekleyici sözlere rağmen bile düşenin alnına altın harflerle yazılmış bir ‘başarısız’ damgasıdır. Bu damga için İngilizce’de kullanılan sözcük ise ‘loser’ yani ‘kaybeden’dir.

Kaybeden olmak ağır bir yüktür. Hele de birden çok kez düşmüşsen…

Pek de bakılmayan bir tarafından baktığımızda ise; birkaç kez düşmüş olmak demek, başaramadıklarına, hayal kırıklıklarına, korkularına rağmen kalbinin peşinden gidebilecek cesaretin var demek.

Üstelik kendinden umudunu kaybetmemek, kendine inancını yitirmemek, aldığın yenilgilere rağmen, toplumun dayattıklarına teslim olmadan kendi yolunda ilerleyebilecek iman gücüne sahip olmak demek.

Ancak, her birimizin yapabildiklerinin ve yapamadıklarının önünde sonunda kendi kapasitesi ile sınırlı olduğu bu yaşamda, düşmeleri tolere edebilmenin de bir sınırı var. O sınır aşıldığında ise kişinin tüm cesaretini, umudunu, inancını, iman gücünü; dahası zekâsını, özgüvenini ve başka pek çok niteliğini sonsuza kadar kaybettiğini sandığı bir yer daha var.

İşte o yer, kendimizin ve yaşama dair kaybettiklerimizin yasını tuttuğumuz dipsiz bir kuyu… İçindeyken sonsuz gibi görünse de; tıpkı o kuyuya girmenin bir zamanı olduğu gibi kuyudan çıkmanın da bir vakti var. Bu da ancak kuyudan çıkınca anlaşılıyor.

Kuyuda kaldığın süre boyunca pekişen en güçlü inançlardan biri; burada öleceğindir. Yeni bir hayat kurabilmek inancı şöyle dursun, bir kere daha deneyecek gücü ömrünce bulamayacağından eminsindir orada. Her şey bitmiştir ve artık tek yapılması gereken fiziki ölümünün de – hayırlısıyla tez vakitte – geleceği zamana kadar, bir şekilde yaşamda dikiş tutturabilmiş diğerlerinin peşinden giderek, onların doğru bildiğini kendi doğrularınmış gibi yaşamaya razı gelmektir.

Özünde, onların doğruları hala senin doğruların değildir; ancak, artık bunun bir önemi yoktur. Artık sen, defalarca denemiş, yine de becerememiş bir insan olarak – sadece – koyu gri bir yaşam sürmek ya da içinde bulunduğundan daha sefil bir hayat sürmek arasında bir seçim yapabilecek kadar becerikli olmak zorundasın. Biraz dikkatli gözlerle dışarı bakarsan, senden beklenen budur; daha da fenası, senin de kendinden tek dileğin budur.

Ve evet… Bu sistemin ilgilendiği şey gemiyi limana hangi fırtınaları geçerek yanaştırdığın değil; gemiyi limana yanaştırıp yanaştıramadığındır.

Ve evet… Gemiler limana yanaştırılabilmelidir; hepsi mümkün mü bilmiyorum ama bazıları da limana yanaştırılabilmelidir.

Ve evet… Bu dipsiz kuyuya düşmeden önce sen, kıyıya yanaştırmaya kalkıştığın tüm gemileri, her seferinde farklı bir fırtınada da olsa, batırdın ve asla o limanı göremedin.

Her seferinde liman senden biraz daha uzaklaştı, her seferinde liman gözünde daha da büyüdü, anlamlandı, kıymetlendi.

Her seferinde liman daha da büyüdü senin gözünde, sense daha da küçüldün her seferinde, kendi içinde. Öyle çok küçüldün ki; artık, o kuyunun dibine, o sonsuz(!) karanlığın içine rahatlıkla sığabiliyordun.

Ve neyse ki; o karanlığın içine kendinle beraber getirdiğin bir zamanların ışıltılı anıları, kıymetli deneyimleri, öğrenilenleri ve hatta başarıları eskisi gibi parlamıyor… Tıpkı, kibritçi kızın o son kibritinin, usul usul cılızlaşmakta olan alevi gibi, her biri giderek uzaklaşıyor senden, anlamlarını yitiriyor…

Ey sevgili kardeşim.

Bil ki; sen, o kuyuda bittin!

Dahasına gücün kalmadığından yahut kendi sessiz ölümüne tanık istemediğinden, atıverdin kendini o dipsiz kuyunun içine.

… Çünkü bazen inanmak, ölmekten daha zor.

… Çünkü bazen dua etmek kendi ölümüne; kendi gücünü geri kazanmayı dilemekten çok daha kolay.

Bittiğinde ise; daha doğrusu bitmiş göründüğünde, yani birileri seni bulup çekip çıkardığında o kör kuyudan ya da sen, bizzat kendin bi’ gayretle sıçrayıverdiğinde dışarıya…

Yani fiziken, günyüzü gördüğünde yeniden, sanıyorsun ki bitti… Bitti ve artık daha güzel günler var önünde. Şimdi artık bir kez daha ayağa kalkmaya, bir kez daha yeniden başlamaya gücün yeter.

Yanılma kardeşim!

Bil ki; kuyuya girenle kuyudan çıkan zinhar aynı insanlar değiller.

Kuyudan çıkan şaşkın, yorgun, kendine yabancı, üstelik yönsüz.

Kuyudan çıkanın baktığı yerden bakınca, kuyuya giren ölgün… Buna rağmen, kuyudan çıkan sırtlanmış ölgünün neredeyse cansız bedenini, tüm ümitsizliklerini, korkularını, bir türlü üstlenemediği başarısızlıklarını…

Kuyudan çıkanın yükü ağır…

Kuyudan çıkan yönsüz!

Başladığı yere dönemez; o yer çok uzaklarda kaldı. İleriye gitse, ufukta beliren bir han yok, yükü ağır, bırakamaz öyle kolayına… Taşıyacak onu taşıyabildiği kadar… Artık ona ihtiyacının kalmadığını, onunla yolunun zorlaştığını fark edip onu bırakmaya cesaret edene kadar.

Yolda, henüz kendisinin de bilmediği bir yerde ölgünden bir parça bırakacak toprağa… Bıraktığının yasını alacak yanına.

İlerledikçe ve ağırlaştıkça yükü, her seferinde bir parça bırakacak ve bıraktığı parçanın yasını alacak yanına…

Her ne kadar gün yüzüne çıkmış olsa da; karardığında ortalık, görüşü henüz iyi değil, olması gerektiği gibi değil… Ne zaman karanlık çökse, sanıyor ki ölgünden kalan parçalar – umutsuzluk, çaresizlik, kimsesizlik, tükenmişlik tutacak onu hayatta.

Gönül gözü, diğer gözleri kadar açılmadı henüz. Bilmiyor sevildiğini, korunduğunu, güvende olduğunu…

Bu kez üstesinden gelebileceğini bilmiyor henüz.

Dağınıklığından vazgeçmemesi ondan.

Dağılanları bir kez daha toplamaya hali yok çünkü topladıklarının bir daha dağılmamasını mümkün kılmaya gücü yok henüz. Tek bildiği, bir kez daha dağılırsa topladıkları, bir başka toplamaya daha güç bulamayacağı. Belki de içten içe korkuyordur: Ölümü bir kez daha çağırırsa, bu kez gerçekten gelebilir ölüm; kim bilir…

Bir de yaşamak güzel… Ve böyle bitmemeli hikaye!

Ölgünün parçalarını bıraka bıraka yola devam edilen günlerin sonunda, o son parçayı bırakmak vakti gelir. O son parça, ölgünün öldüğünün resmi değildir sadece; o son parça yeniden başlamak vakti geldiğini de sesler usulca.

Her şey bitmiştir… Yeniden başlamak vakti gelmiştir…

İşte tam burada, kuyuya giren için, yani ölgün için, yani hayatta kalabilmek uğruna öleyazan için bir mum yakmak vaktidir.

Onu, çabaladıklarıyla, korktuklarıyla, inandıklarıyla, yenilgileriyle, küçük zaferleriyle, yitirdikleriyle şöyle bir güzel kucaklayıp masmavi denizlerin serin sularına bırakmak vaktidir.

***

Zira sen, sen ol diye yaktın kendini o dipsiz kuyularda…

Senin, kendini yakan her bir parçan, o dipsiz kuyunun içinde küle döndü, toprağa karıştı; özü sendeydi, yine sana döndü.

Tüm bunlar olurken, sen, o kör kuyunun içinde, çaresiz, biçare ağlayıp durdun günler ve gecelerce… Sen sandın ki kahır çekiyorsun, oysa fark etmeden iyileşiyordun usul usul…

Yeterince parçan iyileşip sana döndüğünde, işte sen de ancak o zaman çıkarabildin kendini o kör kuyudan. Evet, sen çıktın o kör kuyudan… Birileri sana el uzattıysa bile sendin çıkan o kör kuyudan. Sen kendine iyileşme izni verdiğin için, sen yeterince iyileştiğin için çıkabildin o kör kuyudan.

Kendine, kendi hakkını verebilecek kadar uzaklaşabildiysen o kuyudan, şimdi, bir mum da kendin için yakma vakti… Olana ve bitene şükranla; kendine ve gelecek güzel günlere…


Yazan:

Ezgi Es

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)