Siz hiç, bir erkeğe beyaz don giydiği hatta denizde o donla yüzdüğü için yaptırımlar uygulandığını gördünüz mü? Ahlak kuralları sadece kadınları mı bağlıyor? Genç kızlığım boyunca erkeklerle konuşmam yasaktı! Şimdi düşünüyorum da bedenimin içinde rahat olmakla ilgili bütün sorunlarım, fibromiyalji, çektiğim korkunç kas ağrıları bana o yıllardan miras kaldı.
Bedenlerimizin aynı zamanda bir “haz kapısı” olduğunu unutturmak için elinden geleni yapan erkek egemen sistemin içinde sıkışıp kalmadık mı çoğu zaman? Etrafımda onlarca kadın arkadaşım bedeninden memnun değil; zayıf ya da şişman olduğuna inanıyor, burnunu ya da bacaklarını beğenmiyor. Kapitalist sistemin bize dayatmaya çalıştığı “ince beden algısı”, bugün, zayıflama merkezlerine, ilaç firmalarına ve moda sektörüne hizmet ediyor. Yıllardır beslenme bozukluğu yaşayan biri olarak en iyi bildiğim şey, fazla kilolarımdan utanmaktı! Şişmanladığımda kendimi güzel hissetmem mümkün olmuyordu! Oysa insan her haliyle barışık yaşamayı öğrenmeli değil mi?
Peki, içine sıkıştığımız bu sisteme teslim mi olacağız? Bakın, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, Clarissa P. Estes ne diyor:
“Yasaklamalarına uymak için sizden ruhunuza zarar vermenizi talep eden bir kültür, gerçekte çok hasta bir kültürdür. Bu “kültür”, kadının içinde yaşadığı kültür olabileceği gibi, bundan daha kahredici olmak üzere, kendi zihninde taşıdığı ve uyum gösterdiği bir kültür de olabilir.”
“Zihindeki kültür” ifadesi çok çarpıcı gelmişti ilk okuduğumda. O hasta kültüre uyum gösterdiğimizin farkında olmanın yolları nedir peki?
Yoğun duygularla kalma becerisi geliştirmek. Gölgemizi fark etmek. Karanlığımızı tanımak. (Gölge: Kişinin karanlık, kabul edilemez parçası.)
Kırılmış, incitilmiş, sevgi görmemiş taraflarımız gölgede kalırsa karanlığı nasıl tanıyacağız? Biz sadece iyilikten ibaret değiliz. Bastırdığımız, ortaya çıkmasına engel olduğumuz yanımız bizden tanınmayı talep ediyor. Gölgemizi anlamak çok kıymetli. (Bunu yapmanın en kadim yollarından biri de yazmak.)
“Gölgene Sahip Çık” isimli kitabın yazarı Robert Johnson bu konuyla ilgili şöyle diyor:
“Kişinin kendi doğasının karanlık yanını reddetmesi, karanlık depolamak ya da biriktirmek demektir. Bu daha sonra kasvetli bir ruh hali, psikosomatik hastalık ya da bilinçdışının neden olduğu kazalar şeklinde dışa vurulur. Halihazırda, aydınlık yanına tapıp karanlığı reddeden bütün bir toplumun birikimiyle uğraşıyoruz ve bu kalıntı, savaş, ekonomik kargaşa, grevler, ırksal hoşgörüsüzlük olarak kendini gösteriyor. Kişinin kendi gölgesini dışarıdaki komşusu ya da bir başka ırk ya da kültürde görme eğilimi modern ruhun en tehlikeli yönüdür. Uygarlığın tamamının büyük bir olasılıkla yok olacağı çatışmadan uzak durmak istiyorsak şunu anlamak zorundayız: Artık yaşanmamış yanımızı bir başkasına yüklemeye devam edemeyiz. İnsanlar, en karanlık yanlarından ne kadar korkarlarsa, soyluluk kapasitelerinden de o kadar korkarlar.”
Belki de aynayı kendi yüzümüze çevirip bakmanın zamanı çoktan gelmiştir. Aynada görmekten korktuklarımızı başkalarında seyretmek; eleştirmek, yargılamak çok kolay. Açık bir kalple kendi gölgemize bakmak, şefkat göstermek alışılmadık bir tutum.
Jack Sanford’un çok sevdiğim bir sözü var:
“Bilmelisiniz ki Tanrı gölgenizi egonuzdan çok daha fazla sever. Çünkü gölge ne kadar tehlikeli olursa olsun, merkeze daha yakın ve sahicidir.”
Gölge yanımız anlaşıldığı zaman lütuflar sunan bir araca dönüşür. Çok severek okuduğum “nefs yolu” kitabının yazarı Bill Plotkin, “Tanrı’ya giden yol aşağı doğrudur” der.
Aynı kitapta gölge tarafımızla iletişim kurmayı unutmanın büyük bir anlam kaybı yarattığından söz ediliyor. Sanırım bu duyguya hepimiz aşinayız.
Bazen dayanılmaz bir acı hissederim. Bu acının bir davete dönüştüğü zamanlar gelir. Çağrıyı hissettiğim anda yazmaya koşarım.
Bazen bir rüyayla, bazen bir şarkıyla, bazen bir şiirle, bazen bir filmin içinden cımbızladığım bir cümleyle gelir davet. Adımla seslenen bir hayalet bile olsa hikâyesini dinlerim. Çünkü yazmak korkuyu şeffaflaştıran bir güce sahip… Sonradan anlarım ki, gelen hayalet kayıp bir parçamdır. Duyulmak ister. Eğer dikkatlice dinlersem, kendime karşı ne kadar körleştiğimi fark eder, ürperirim.
Gölgeme kulak tıkamanın sonuçlarını düşünürüm.
Size de tanıdık gelebilir. Doyarım ama yemek yemeye devam ederim. Bir kadeh şarapla yetinebilirim ama şişenin dibini görmek isterim. İhtiyacım olmayan nesnelere çekilir, alır, biriktirir, istiflerim. Tembelleşirim. Hareket etme isteğim yok olur. Bedenim ağırlaşır. Bedenimin gerçek ihtiyaçlarını hissedemem. İnsanlardan uzaklaşırım. Gerçek doğasından kopmuş, içi boş, sevgisiz bir iskelete dönüşürüm.
Gölgemi işitmekse, yasımı altını dönüştüren bir armağan sunar. Yaşam tutkumun yolu açılabilir. Anlam kaybı yerini yaratma cesaretine bıraktığında umut belirir. Bir şiir okur ağlarım. Günbatımlarına hayran olurum. Bir ağacın altında oturur, toprağın şarkısını dinlerim. Göğün güzelliğinden büyülenirim. Yağmur başladığında ıslanmaya çıkarım. Umut ve çağrı hiç kaybolmaz.
Gölge yanımız eğer kulak verirsek bizi her an yaratmaya, değişmeye, dönüşmeye davet eder.
Bazen karanlığımın içinden geçerken kemiklere (sembolik) rastlarım. Yaşanmış yaşlarıma ait bedenlerin anılarını toplarken, hikâye anlatmanın büyüsünün kemiklerden geldiğini duyumsarım.
Acı dediğim yas dediğim ne varsa, hikâyeye dönüşürken, Borges’in dediği gibi bir rüyayı yönetmenin büyüsüne kapılırım.
Beyaz bir donla denize giren kadınları bulurum orada. Çıplaklığın hiç yadırganmadığı bir adada… Özgürce yüzen, yürüyen, dans eden kadınlar.
Beyaz baldırlarından güvercinlerin havalandığı, zeytin dallarının arasına gölgesi düşen, kalçaları gülümseyen kadınlar.


















