BİLİNÇLİ VE SEVGİYE DAYALI EMEK
Sevgili Ayşıl Tokcan ile üretim, dayanışma ve değişim’e dair konuştuk.
Ayşıl kendini nasıl tanıtırsın?
2012 yılından bu yana profesyonel koçluk yapıyorum. Bireylerin kendilerini tanımalarına, nasıl yaşamak istediklerini keşfetmelerine ve hedeflerini gerçekleştirmelerine eşlik ediyorum. Ondan önce, uluslararası projelerde hukuk danışmanlığı yapıyordum. Hukuk danışmanı olarak çalışırken, Gestalt yaklaşımı ile tanıştım ve zaman içinde yaşantımı tümden değiştirdim. Sürdürülebilirliğe, sanata ve yaşamla samimi bağlar kurmaya önem verir oldum. Bu sayede de ikinci meslek olarak koçluğa yöneldim. Aynı zamanda hikaye anlatıcısıyım. Hikayelerle çalışıyorum. Ve 2013 ten beri Dharma (Buda’nın öğretileri) çalışıyorum, içgörü meditasyonu yapıyorum. Bu yılın başında Jack Kornfield ve Tara Barch’ın MMTC programını (Meditasyon Öğretmenliği Sertifika Programı) tamamlayarak meditasyon öğretebilme yetkinliğini de heybeme ekledim. Elimdeki bu araçlarla insanların mutlu ve doyumlu yaşamlar yaşamasına destek olma gayretindeyim. Kendimi en iyi hissettiğim yer doğanın kucağı. Bu nedenle toprak aldım, zeytin, ceviz, badem, hünnap ve hurma ağaçları diktim. Ve koçluktan ayırdığım zamanlarda çiftçilik yapıyorum. Koçluk ve meditasyon eğitimlerimi doğada yapmaya özen gösteriyorum.
-Masallarla farkındalık ve iyileşme süreci nasıl oluyor biraz söz eder misin? Birçok farklı alanda farklı mesleklerde kişilerle iş birliği yaptın. İş hayatında, ve normal hayatta hikayelerin kullanımı nasıl bir etki yaratıyor?
Masalların, dünyadaki en eski öğretme yöntemi olduğu söylenir. Neyi öğretiyor dersen, dünyanın nasıl bir yer olduğunu, insan doğasını, ilişkileri ve hayatta kalma becerilerini öğretiyor. Masallar bir simülasyon aslında. Hayatta başımıza gelebilecek olayları bir hap gibi içeriyor. Masalı dinleyen, kahramanla özdeşleşiyor ve kahramanın yaşadıklarını kendisi yaşarmışçasına duygudan duyguya geçiyor. Kahramanın karşılaştığı kötü kişilerde kendi benzer deneyimini hatırlıyor. Kahraman kötü kişiyi alt edince dinleyen de zafer kazanmış oluyor. Ya da zorlu bir yol ayrımında kahramanın nasıl karar verdiği dinleyicide bir uyanışa vesile olabiliyor. Çok ihtiyaç duyduğumuz dostluk, dayanışma ve umut, masalın içinden bize aktarılıyor. Yaşlı kadınlar, konuşan hayvanlar veya kadim ağaçlardan bilgece öğütler dinliyoruz. Bu süreç boyunca iç dünyamızdaki çalkantıları düzene sokuyoruz, çevremizi anlayabilir oluyoruz ve yaşadıklarımızı bir perspektife oturtup anlamlandırıyoruz. Böylece farkındalık ve şifa gerçekleşiyor.
Bruno Bettelheim, Masalların Büyüsü kitabında, çocukların, hayatta anlam bulmalarını sağlayacak şekilde yetiştirildiklerinde özel bir yardıma ihtiyaç duymadan hayatın tüm zorlukları ile baş edebilen sağlıklı bireyler olduklarından bahsediyor. Ve çocuğa yaşadığı duygu karmaşasından tutarlı bir anlam çıkartmakta yardım edecek en önemli aracın masallar olduğunu aktarıyor.
Hem iş hem de normal hayatta hikaye duyulduğu anda merak duygusunu uyandırıyor. Bunu ilgi ve can kulağı ile dinleme takip ediyor. Sonucunda da anlatan ve dinleyenler arasında yakınlık bağı kuruluyor. Hikayede alegorik bir anlatım olduğu için, beynimizin pek çok alanı tetikleniyor. Öyle olduğu için, dinleme eylemi pasif değil aktif bir eyleme dönüşüyor ve keyif alıyoruz. Tabi bir de hikayeler, öfke, yas, acı gibi zorlayıcı duyguları zerafetle anlatabilmemize olanak sağlıyor.
-Bu afet günlerinde, korku, öfke gibi birçok duyguyu bir arada yaşıyoruz. Şu anda ne yapsak bize iyi gelir? Neler bizi besler, zihnimizi sakinleştirir?
Evet, çok büyük bir afet ve sonrasında da çok üzücü olaylar yaşadık. Etkileri çok derin ve belli ki uzun yıllar sürecek. Ülkemizi ciddi şekilde değiştireceğini düşünüyorum. Öncelikle, ruh halimizde her ne oluyorsa koşulsuzca kabul etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Korkuysa korku, öfkeyse öfke, donduysak donma. Farkedelim, kendimizi başka türlü hissetmeye zorlamalayalım veya görmezden gelmeyelim. Kendimizi desteklemeye buradan başlayabiliriz. Ardından senin de dediğin gibi bizi besleyecek, bu duyguları taşıyabilmemizi kolaylaştıracak kaynaklarımızı hatırlayalım.
Örneğin bana doğaya sığınmak çok iyi geliyor. Yaşadığınız yere yakın ağaçlık bir alan, deniz veya su kıyısı varsa muhakkak orada biraz vakit geçirin derim. Bugünlerde birliktelik duygusu da çok önemli. Arkadaşlarınız, yakınlarınız, aileniz, topluluklarınız. Bir araya gelin.
Bir de bu afet ve sonrasında yaşananlar güvende hissetme ihtiyacımızı katmerledi. Güvende hissetmek için genelde refleksimiz olayların gidişatını kontrol etmeye çalışmaktır. Oysa her şey için bir tercihimiz olması daha çok güvensizlik yaratır, yani olaylar istediğimiz gibi gerçekleşmez, asla kontrol edemeyiz ve gerilim yaşarız. O yüzden herşeye bir fikir yürüttüğümüzün ve bunun bedelinin farkına varmaya gayret edelim derim. Öfkemizi yaratıcılığa, dayanışmaya, karanlığı sonlandıracak eylemlere dönüştürelim. Kendimiz için kaygılanmayı kenara bırakıp elimizin uzandığı yerlere destek olmak, dayanışmayı örmek, birliktelik duygusunu hissedeceğimiz topluluklara katılmak bize iyi gelir. Donma tepkisine karşı bedenimizi canlı tutalım, duygularımıza karşı duyarlı olalım, samimiyetle kabul edelim.
Kısaca, yakın ilişkilerin sıcaklığı, zorlayıcı duygularımızı aydınlığı çoğaltan eylemlere dönüştürmenin iç rahatlığı ve yorulduğumuz yerde dinlenme özeni ile kendimizi besleyebiliriz diyorum.
Bundan sonra nasıl bir hayata hazırlık yapmalıyız? Oturduğumuz evlerden, mesleklerimize, yaşama tarzımıza kadar neler değişmeli?
Bu soruya kişisel deneyimimden yola çıkarak yanıt vereyim. 2014 yılında İstanbul’dan ayrılıp çiftçi olmaya karar verdim. Bu kararı almamın nedeni Gezi direnişi idi. Düşündüm, AVM yapılmasını ve daha pek çok yanlış bulduğum şeyi protesto ediyorum ama bu AVM nin yapılmasında benim bir payım var mı? Ben üç kazakla yetinmeyip sekiz kazağım olsun diyorsam, tüketime su taşıyorum demektir. Böyle düşüne düşüne, tüketen değil, üreten bir yaşam kurmaya karar verdim. Yapabileceğim en iyi üretimin kendim ve ailemin gıdasını üretmek olduğunu düşünerek çiftçi olayım dedim. Gerçekten, Urla’ya yerleştikten sonra, önceden ne kadar suni ve hayattan kopuk yaşadığımı gördüm. Mevsim değişikliklerini farkeder oldum, gün içindeki ışık değişimlerinden saati anlamanın hazzını yaşadım, doğanın bereketine tanık oldum, bir evin nasıl yapıldığını öğrendim. Tek bir ağaca, tek bir kuşa, tek bir böceğe hayatlarımızı borçlu olduğumuzu farkettim. Masa başında iş yaparken yaşamla gerçekte hiç temas etmediğimi anladım. Ben şimdi herkese böyle bir yaşam öneriyorum. Kesinlikle daha sağlıklı, doyumlu ve sevecen oluyor insan.
Dolayısıyla, öncelikle, doğa ve yeryüzü ile koparttığımız bağları yeniden kurmalıyız. Hayatlarımızın yeryüzüne, doğaya ne kadar bağlı olduğunu görmeliyiz artık. Ve yeryüzünün kaynaklarının sınırlı olduğuna da idrak etmeliyiz artık. Sonra, bu kadar hırslı olmalı mıyız? Ne için yaşıyoruz? Gördük işte, yatarken ertesi gün için kimbilir ne planlar yapmıştı o canlar. Bir gecede hayatımız nasıl değişiyor. Hayatta kalanlar için, biriktirilen paralar, arabalar, evler bir gecede elimizden gidebiliyor. Bunu hep hatırlayarak yaşamamız en büyük hazırlık bence. Bunu kaygıyı arttırmak için söylemiyorum. Aksine, bunu hatırlamak bizi özgürleştirir. Hiç bir şeyin de önemi yok da demiyorum. Yeteri kadar diyorum. Nasıl yaşıyoruz? Üreterek mi, tüketerek mi? Mesleğimiz neyi çoğaltıyor? Nereye su taşıyoruz? Yaşam tarzımız başka canlıların acı çekmesine yol açıyor mu? Biz öyle bir hayat yaşayabilelim diye kuşlar göç yollarından, ağaçlar ormanlarından, suları yataklarından kopartıldı mı? 2014 yılında İstanbul’dan Urla’ya taşındım ve uzun süre İstanbul’a gelmedim. O uzun aradan sonra ilk gelişimi hiç unutmuyorum. Zorlu Center yeni yapılmıştı ve gece ışıl ışıldı. Onun ışıl ışıl olması için harcanan elektiriği düşündüm. Ardından Karaburun’da, Urla’da, Seferihisar’da pıtrak gibi biten rüzgar türbinlerini düşündüm. Oralarda ürün yetiştirip hayvancılık yapanların feryatlarını hatırladım. O ve benzeri ışıltıların bedelinin ne kadar ağır olduğunu farkedelim ve hayır diyelim. Bu soruları samimiyetle sorup neye evet, neye hayır diyeceğimizi belirledikten sonra zaten yol görünür oluyor. Herkes için farklı yol olabilir.
Bizi biz yapan değerler nelerdir? Bu dünyayı nasıl güzelleştirebiliriz?
Yine kendi deneyimimden anlatacağım. Öncelikle cömertlik diyorum. Cömertlik, bencilliğin panzehiri ve o çok ihtiyaç duyduğumuz birlik duygusunun da tutkalı. Zaten bu toprakların DNA sında cömertlik var. Benim çiftliğin olduğu köyde mesela, paylaşmak öyle doğal bir şey ki. İmece de vardı eskiden mesela. Sonra kendin için istediğin iyiliği, zenginliği, rahatlığı herkes için isteyebilmek. Halden anlama. Komşunun veya arkadaşının başarısı veya refahı veya mutluluğu ile mutlu olabilmek. Komşun açken senin tok yatmaman. Gücün değil, erdemin önünde eğilmek, değer vermek. Gönüllülük. Başkasının hakkına el uzatamamak, hakkını hakkıyla savunabilmek. Sağlıklı bir utanma duygusuna sahip olmak. Adil olmak.
Görgü, nezaket, özen de olmazsa olmaz tabi. Bu değerleri pusulamız yapıp bilimsel düşünceye dayalı, hesap verebilirliği önemseyen, kendine veya başkalarına zarar vermemeyi gözeten, dürüst ve onurlu bir yaşamla dünyayı en azından kendimiz ve çevremiz için güzelleştirebiliriz.
Bu yaşama birçok tohum ektin. Toprağa sürekli tohum ekip sevgiyle beslediklerinin büyüdüğünü görmek nasıl bir duygu?
Güven duygusu diyebilirim. Hayata, kendime, doğaya güvenmemi sağlıyor. Neşe de veriyor tabi. Ağaçları kendi ellerimle dikmiştim. Yabani otların arasında görünmüyorlardı bile, o kadar küçüklerdi. Şimdi onlardan mahsül topluyorum. Kendi zeytinimi, cevizimi, bademimi ve meyvemi yiyorum. Zeytinyağımı kullanıyorum. Yaşamdan beslendiğimi ve yaşamı beslediğimi hissediyorum. Huzur ve güven duyuyorum. O tohumların sağlıklı büyüyebilmesi için bakım yapmak da şefkat duygumu besliyor. Belli dönemeçlerde, örneğin zeytin sineği, meyve kurdu istilası gibi durumlarda bitki sağlığını korumak için kolayına mı kaçacağım ki zehir atmak demek, yoksa zahmetli yolu mu seçeceğim, mesela gülleci bulamacı kaynatmak, bilinçli, sevgi temelli karar almak da kendimden hoşnut olmamı sağlıyor. Herkesin bir gün bu deneyimi ve duyguları yaşamasını kalpten diliyorum.
Yas sende nasıl yankılanıyor? Nasıl yas tutmalı?
Yas bende, yüzüme kapanmış ve bir daha açılmayacağını bildiğim bir kapının önünde kalakalma imgesi uyandırıyor. O kapının kapanması, bir sürü güzellikten yoksun kalmam demek ve bu acı veriyor. Aslında şunu gözlemliyorum ki yas sadece ölen insanlarımız için tutulmuyor. Gerçekleşme ihtimali sonlanan hayallerimiz, yitirdiğimiz güven duygumuz, biten bir yolculuğumuz için de yas tutabiliyoruz.
Yası tutabilmek için öncelikle yas duygusu yaşadığımı anlayabilmem önemli bence. Yaslı olduğumu farkettikten sonra, onu içimde bir bebek gibi taşıyabilmeyi isterdim. Nasıl ki bir bebeğe özenle yaklaşırız, yasa da aynı özenle yaklaşıp, ihtiyaçlarını ilgi ve şefkatle gidermek isterdim. Duygu dünyamı yeniden düzenleyebilene kadar yasımı tutardım. Ta ki yoksunluk duygusu ile hüznün kapladığı alan küçülsün, merak, ilgi ve iyilik hali canlansın.
Sana ulaşmak isteyenler nasıl ulaşabilirler?
aysiltokcan@gmail.com veya aysil@aysiltokcan.org dan iletişim kurabiliriz. Websitemi de yazayım: www. aysiltokcan.com ve instagram hesabım: @aysil_tokcan
Çok teşekkür ederim Tamaracığım. Seninle bu güzel ve zaman zaman zorlayıcı sorular aracılığıyla sohbet etmek çok güzeldi.
İlginizi Çekecek Diğer Yazılar
Gözlerimizi Kaybettiğimizden
18/11/2021
Çok sevdiğim uzunca bir masal var*. Bundan yaklaşık iki sene önce bu masal ve açılımları ile ilgili bir seri yazı yazmıştım. O serinin bir kısmı şu geçtiğimiz dönemle o kadar ilgili ki tekrar yorumlamak istedim. Bir şamanın yönlendirmesiyle ormanda yedi...
DEVAMINI OKUYas ve Ölüm Festivali Üzerine
DENEME, EŞİK, SANATTA YAS ve ÖLÜM, YAS ve ÖLÜM BİLGELİĞİ
02/11/2024
Dün bir festivale katıldım. “Yas ve Ölüm Festivali.” “Yas ve ölüm” sözcükleri “festival” sözcüğü ile tezat oluşturuyor ilk bakışta, değil mi? Bu sözcükler nasıl bir araya gelebilir demeyin. “Festival” TDK’ da “şenlik” olarak tanımlanıyor. Ancak, ikinci tanımı ile, “dönemi, yapıldığı...
DEVAMINI OKU
















