Onca yolun gidişinde ve onca tökezlemenin ardında yine devam edişinin ve bu devamdaki kırılganlığının nasıl bir garip dengede olduğunu bilsen ve görsen, aslında bu devam edişinin elbette ki sonunda gerçek bir son olduğunu görmek nasıl bir dengedir? Bunca yolun, bunca yokuşun, bunca dönemecin sonunda hep bir yeni yaşam olasılığını doğurması ve beraberinde o hazin o olağan ve bir o kadar da olağandışı sona vardırışı, yani ölüm… Her bir ölüm mutlak bir ölüm ve muallak bir yaşamı içinde barındırıyor. Mutlak bir ölüm çünkü her ne olursa olsun her ne yaşarsak yaşayalım bir mutlak sonu bir ölüm ile bitişi varken; yaşam neden ve nasıl muallaktır?
Muallaktır çünkü her gün uyumak için uyanıp, uyanmak için uyuduğun bir haldeyken, muallak bir gidişte nerede uyanıp nerede tam olarak uyuduğumuzu bilemediğimiz o döngüdeyiz. Sanırım sonucu bir başka olasılığa çıkmayan tek olasılık mutlak ölüm olgusu. Mutlak diyorum çünkü yaşamımızdaki her bir yeni hamle bir nokta küçük ölümler ve yeniden doğumlar getiriyor beraberinde, oysa ki ölümün mutlaklığında koşulların bitiminde koşulsuzluğun getirdiği o sonda sadece bir olasılık varken, yaşamdaki muallaklık hep yeni belirsiz bitimsiz bir hazinlik barındırıyor.
Her şeyi zıttı ile var eden ve anlamlandıran bir yapıdayken, geceyi gündüze devreden, soğuğu sıcak ile anlamlandıran o durumlarda bu kadar devinim varken, ölüm nerede bitiyor ve yaşam nerede başlıyor tam bir ayrıma varabilme tahayyülüne sahip olamıyoruz çoğu zaman…
Tam her şey bitti dediğimizde başlayan o yeni imkân, tam evet yeniye atılım yaptım dediğimizde gelen eski deneyimlerimizle oluşturduğumuz koşullar…
Belki de yeni dediğimiz o şey için her gün uyumak için uyanıyoruz, belki de bu sebeple onlarca rüya var; içeridekini bize sunan, yeni yaşam olasılıklarını getiren. Sahi rüyalar neden var? Yaşamı devamının habercisi olduğu için mi? Hala uyurken de devinimin habercisi olduğu için mi?
Uyanınca bir sonraki uykunun habercisi olan yaşam neden var peki? Bu kadar deneyimi edinirken uykuya giden yolda, vaktimiz boşa gitmesin diye mi o kadar şey yapıp mesailere kalıyoruz, trajik ilişkilerin ve karmaşık duyguların içine kendimizi sokuyoruz? Yoksa bunların hepsinin ötesinde bir imkân olduğunu bize sunmak için mi bu kadar muallağın içinde bir mutlak serpiştirilmiş halde?
Mutlağın mutlak oluşunda bu kadar kesin oluşumuzun sebebi budur belki de. Yaşam hakkında bireyin kendini tanıması ve kendini bulması için bireysel ve biricik yollar varken, mutlak ölüm ile burun buruna geldiğimiz sevdiğimizi kaybettiğimiz o anda, biricik de olsa evrelere verdiğimiz tepkiler nasıl basamaklar aynı geçilen?
Yadsıma, kabullenme, dışa vurum, yeni bir yaratım ve devam etme yas mı yoksa bizi bize sunan şey? Bu kadar muallakta olan hayatımıza bir netlik gelsin bir noktada sorular değişse de evreler belirgin olsun diye mi var bu olgu?
Yoksa unuttuğumuz asıl şeyi bize hatırlatmak için mi?
Peki en başından beri bu evreleri yaşamımızda var edip kendi ölümlülüğümüzü net görebilsek ve başkasının da bitimliliğini tahayyül edebilsek, hayatımızın akışı ne gibi durumda olurdu?

















