“Kaçalım mı?”
Çocuk, gözlerinde kaçak bir umut pırıltısıyla sordu.
Genç kızın cevabı tereddütsüzdü, sanki kalbinden süzülüyordu sözler: “Neden?”
Çocuk, sesinde tutkuyla: “Seni seviyorum, biliyorsun. Mesleğimi de kazandım. Bu birlikteliği
sürdürelim. Eşim ol.” Çocuğun kalbi bu sözlerle sevinçle dolmuşken, kızın aklında farklı sorular yankılanıyordu,
ruhuna bir hüzün dokunmuştu: “Ya sonra? Beni istedin mi ki ailemden? Bir isteseydin! Beni
aileme karşı neden zor durumda bırakıyorsun? Ben ailemi çiğnemek, üzmek istemiyorum.
Evet, ben de seni çok seviyorum. Ama annem ve babam beni ne hayallerle büyüttü, onların
benim mürüvvetimi görmek hakları değil mi? Onların boynu bükük olmasını istemiyorum.”
Çocuk, bu sözler karşısında çaresizce boynunu büktü, bir anlığına hayalleri yıkılmış gibi
hissetti. Umutsuz bir fısıltıyla: “Pekâlâ,” dedi, sesi cılız çıkmıştı. “Görüşmeye devam
edeceğiz, değil mi? Biliyorsun görevim gereği gideceğim, mektuplaşalım. Adresimi
biliyorsun. Ben de sana yazacağım.”
Vedalaştılar, içlerinde buruk bir ayrılık acısıyla.
İlk mektubu çocuk yazmıştı. Sayfalarca onu ne kadar çok özlediğini, günlerinin ve gecelerinin
hep onu düşünerek geçtiğini anlattı. Tekrar buluşacakları günü iple çektiğini, her nefesinde
onu aradığını yazdı. Sonra kız, aynı duygu yoğunluğuyla karşılık verdi. Mektuplar, onların
nefes aldığı, özlemlerini paylaştığı birer sırdaş oldu. Üç uzun yıl boyunca, izinlerinde gelip
sevdiğiyle yüz yüze görüştüler. Mektuplarla aşklarını taze tuttular, özlemlerini kelimelere
döktüler. Her buluşma, ayrılığın acısını bir nebze olsun dindiriyordu, kalplerini yeniden
yeşertiyordu.
Son buluşmalarında çocuk, genç kızın gözlerinin içine bakarak, sesinde kararlılıkla: “Artık bu
sevgimizi sonsuzluğa taşıyalım,” dedi. “Seni annemi ve babamı gönderip isteteceğim. Ailene
de bu konuyu ilet ki hazırlıklı olsunlar.” Kız belli etmemeye çalışsa da heyecandan kalbi
dışarı fırlayacakmışçasına atıyordu. Tüm benliğini saran bir mutlulukla: “Tamam,” diye
fısıldadı.
O gün birlikte doyasıya gezdiler, sanki zamanı durdurmak istercesine, her anı
ölümsüzleştirmek ister gibiydiler. Piknik alanında çocuk cebinden parlak bir yüzük çıkardı.
Gözlerinde aşk parıltısıyla: “Bu sana sevgimin bir nişanesi olsun,” diyerek sevdiğinin
parmağına taktı. O yüzük, sonsuzluğa uzanan bir sözün, bir ömürlük adanışın simgesiydi.
Sonunda evlendiler. Her ikisi de çok mutlu bir birliktelik yaşadı, aşkları yaşları ilerledikçe,
yıllar geçtikçe büyüdü, kök saldı. Aşklarının meyveleri, iki can evlat, onların gözlerinin
önünde büyürken hayatın gailesiyle yıllar adeta birbirleriyle yarışarak geçti. Artık durgun
akan bir nehir gibi sakin yıllar başlamıştı. Tüm sorunları, zorlukları geride bırakmışlardı,
güneş her gün yeniden doğuyor gibiydi. Artık mutluluğun hazzına varma zamanıydı, huzur
kucaklamıştı onları. Çocuklar evlenmiş, torunlar doğmuş. Zaman artık kendilerine ait
olacakmış gibi yaşayacaklardı.
Ta ki o lanet hastalık gelene kadar. Dünyayı kasıp kavuran, ocakları söndüren,
gözyaşlarına boğan koronavirüs onların da ocaklarına çökmüştü kâbus gibi. Yoğun bakım kapısı
her açıldığında bir umut ışığının onlara yanmasını bekliyorlardı. O ışık hiç yanmadı.
2021 yılının Mayıs ayının sekizinci günü akşam üzeri, koronavirüs neticesinde kadın,
zamansız bir ayrılış ile sonsuzluğa doğru bir yolculuğa çıktı, geride büyük bir boşluk ve
tarifsiz bir acı bırakarak. Üstelik vedalaşamadan…
Erkek için zamansız bir ayrılıktı, ruhunda derin bir yara açmıştı.
“Birlikte gerçekleştireceğimiz hayallerimiz vardı, beni bıraktın gittin,
üstelik vedalaşamadık,” diye her fırsatta yakınıyordu, sesi titrek. Üstelik rüyalarında kadını,
onu sanki sebepsiz yere terk etmiş gibi görüyordu. Defalarca, defalarca… Bu rüyalar, ayrılığın
acısını daha da derinleştiriyordu.
Ayrılık, üzerinden yıllar geçse de özlemi katlayarak devam ediyor, tıpkı bir gölge gibi
peşinden geliyordu. Şimdi o erkek, yılların verdiği yorgunlukla, saçları beyazlaşmış, göz
kenarlarında kaz ayakları ve yüzünde aklaşmış sakallarıyla, elinde ilk gün taktığı yüzükle baş
başa. Yalnızca yüzük. Her baktığında birlikte geçen anılar, sanki film şeridi gibi gözlerinin
önünden akıp gidiyor, her biri kalbinde bir sızı bırakıyor.
Bir de beraberliklerinin meyvesi iki evlat…
Ve o evlatlarından iki torun. O iki balaya baktıkça ondan kalan izleri görüyor, sanki
kadın onların gözlerinde yaşıyor. Şimdi yüzük, iki evlat, iki torun… Onlarda yaşayan mavi
gözlü, dalgalı saçlı kumral kadın.
O kadın, henüz sayfaları bitmemiş bir romandı.
Tekin OKAY


















