ARASAT

| 20/11/2025

Hemşire, arkası dönük halde ilaçları düzenliyor. Yoğun bakımın soğuğundan olsa gerek, sırtında
siyah bir pelerin var. Ses etsem kanatlanıp uçacak sanki. İçeride kesif bir koku. İlaç ve ölüm
kokuyor. Yukarıdaki küçük pencerelerden süzülen cılız ışıklardan, güneşin doğmak üzere olduğunu
anlıyorum. Hemşirenin hareketsizliği ve pelerini beni ürkütüyor. Döndüğü zaman elinde kısa saplı
keskin orak olmasın! Yoksa hemşire değil mi o; beyaz giysili, siyah pelerinli bir Azrail mi? Olmasın
ne olur, bu dünyada ne yaşadım ki? Çocuklarım, işim, hayallerim, hırslarım. Aşkım…

Kulaklarım uğulduyor. Damarlarım şişiyor. Hemşire, Azrail, odadaki beyaz eşyalar, pencerelerdeki ince
jaluziler, hepsi hızla bulanıklaşıyor. Kıştı. Birkaç gün önce yağan kar, yer yer çamur olmuş, yer yer buz tutmuştu. Meyhanedeydik.
Keyifler yerinde, kafalar çakırdı. Karın başlaması, dostum Çakal Kâmil’i tedirgin etmişti. “Bir an evvel gidelim.” diye tutturmuştu. Değilse benim yola düşesim yoktu.

“Arabanın farları yanmıyor.” diyor Kâmil. Arabayı o sürüyor. Eğiliyorum, açıktaki kabloları birbirine değdirmeye uğraşıyorum, doğru kabloları bulursam farlar yanacak.

Evimizin olduğu ilçeye yetmiş beş kilometre uzaktayız. Kâmil’e, “Lan oğlum eve gitmeyelim.” diyorum. “Ya nereye
gideceğiz,” diyor. Ağzım yamuluyor, sulanıyor. Gülüyorum, tıslayarak, “Oynayan kızlara!”
diyorum. Kâmil gergin, “Dur bi hele ilçeye varalım.” diyor.

Birden araba savruluyor, kendimi havada buluyorum. Son gördüğüm bir refüj. Yoğun bakım ünitesinin önü ana baba günü. Annem, babam, eşim, erkek kardeşim ve eşi oradalar. Bir sürü tanıdık, çalışanlarım, ilçede duyan herkes gelmiş. Çok uzun zaman
geçmemiş olmalı, şehir dışında yaşayan ablalarımı göremiyorum. Ben yanlarındayım ama onlar
beni görmüyor. Bağırıyorum, duyan yok. Susuyorum. Tepkileri öncekinden farklı değil.

Allah’ım neredeyim? Kayıp mıyım? Umut ile korku arasında bir yerdeyim. Önce babama sokuluyorum.
Nefesi aç gibi kokuyor. Şekeri yükselmiş olmalı. Üç numaraya vurulmuş beyaz saçlarıyla
olduğundan daha yaşlı görünüyor. Yeşil gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş. Kimseye
söylemeden aklından geçirdiklerini duyuyorum. “Ne hata yaptım bu oğlanı yetiştirirken?” diyor.
Gözlerinden akan yaşları gri kırçıllı kabanının cebinden çıkardığı beyaz mendille siliyor. “Hanımı
aklı başında kadın, uysal, çocukları da akıllı. Ama delişmen oğlan sığamadı kabına bir türlü.” diyor.
Kimseye söylemiyor bunları ama köze dönüşen yüreğini susturamıyor. Acısı, lavdan coşkun
ırmaklara dönmüş. “Kurban keseceğim, fakir doyuracağım.” diyor, duyuyorum. Sağ çıkmam için
adanan adaklar… Zaman hüznün ve acının etkisiyle ağırlaşıyor. Kurtulursam diye vaddilenler
artıyor, çoğalıyor, büyüyor. Aramızdaki mesafe uzun labirentlere dönüşüyor. Savruluyorum.
Bomboş, derin bir yokluğa.

Bir kanatlı rüzgâr beni alıp getiriyor anamın yanına. Çok ağlıyor anacığım burnunun kenarları
kızarmış. Elindeki kâğıt mendil lime lime olmuş. Mavi kazağının üzerine giydiği kahverengi
yeleğinden gelen sabun kokusu doluyor genzime. Elindeki tespihin hareketiyle eş zamanlı
kıpırdıyor dudakları. Yanına gelenleri bir baş selamıyla uğurluyor. Onun da bağrındaki aleve
dönmüş fırtınayı görebiliyorum. Duyuyorum: “Sevmedi, bu gelini bu oğlan sevemedi.” diyor.

“Halasının torunu Hafize’yi istedi de ‘Aman aman bulaştırma halanı bana!’ dediydim.” İçinde yanan alev kora dönmüş. Hep konuşulurdu ailede, ben doğmadan önce “Oğlan çocuğum olsun da ne olursa olsun.” diyormuş annem.

Şimdi, oğlunun halinden dolayı, ütülü beyaz tülbendinin altında
görünen alnına keder yerleşmiş. Seslensem, anne desem duyar mı?
Kardeşim Vahit, çalışanlarla yoğun bakımın yangın çıkışında sigara içiyor. Karmaşık duygular
içinde. Biliyorum, patron olma sırasının kendisine geleceğini düşünerek seviniyor. Fakat yüzündeki
hüzünden ölmeme de gönlünün razı olmadığı anlaşılıyor. “Yakışmaz ağabeyime ölüm.” diyor
işçilere üzgün bir ifadeyle. Bir taraftan iş bilmezliğine, tembelliğine hiç kondurmadan, “Hak yiyen
bok yer.” diye mırıldanıyor. Sigarayı elinden atıyor. Bir de ardından yere tükürüyor.
Esnaf arkadaşlar bir bir dükkânlarını açmak için hastaneden ayrılıyor. Uzaklaşırken kimi “İyi
çocuk severim Nahit’i.” diyor, kimi de Kâmil’in küçük sıyrıklarla kazadan kurtulmasını konuşuyor.
Biri, “Afyon’dan âlemden geliyorlarmış.” diyor, kınayan bir sesle, bir diğeri “Azan köpek yer
başını.” diye söyleniyor. Onlar uzaklaşırken yoğun bakıma yeni hastalar getiriliyor. Hortumlar bağlı
insanları sedyeyle taşırken, hastane çalışanlarında bir telaş. Ortalıkta uğultu. Eşimin yanında
alıyorum bu defa soluğu. Ağlamıyor. Bir tek çocukları düşünüyor. Babasızlıklarına şimdiden
kahroluyor. “Ettiğim beddualar mı tuttu acaba?” diye fısıldıyor kendi kendine. Yüzü berrak sular
gibi dingin. “Eğer öyle ise de oh olsun!” diyor.
Sevemedik birbirimizi. Soğuk kadın Melike. Esmer, zayıf, çelimsiz. İnatçı kadın. Temiz, titiz,
evde her şey yerli yerinde, ama evdeyken zihnim bedenimin içinde huzursuz. Aklım Hafize’de
kaldı, yalan yok. Annemin inadı onun da hayatını mahvetti. Sekiz ay evli kaldı. Gelin gittiği
Erzincan’dan geri döndü. Çok sürmedi yeniden alevlendi aşkımız. Öyle bir çırpıda olmadı tabii.
Çok uğraştım ikna etmek için. Genç kadın, yalnızlığa da bana da direnemedi. Öyle bir his ki şu arzu
dediğimiz, tüm mantığı ve gerçekliği yırtıyor. Günahın haz çukuruna ilk düştüğümüz günden
itibaren, en derin zevklerin koynunda, kanatlı rüzgârlarla defalarca birlikte olduk. Gelmemiş daha
hastaneye, duymadı mı yoksa?
Sarışındır Hafize. Canlıdır, heyecanlıdır. Kahkahasında kuşlar cıvıldar. Enerji sayacı hiç durmaz,
göğsünde hep huzur vardır. Kadındır. Kadınlığı bal gibi. Sonu baldıran da olsa tadılmaya değer.
Olamadı yuvamız. Ama şehre otuz beş kilometre ötede bir aşk mabedimiz var. Her fırsatta soluğu
orada alıyoruz. Alıyorduk. Bazen haftada iki, bazen üç gün buluşuyoruz. Ayrı ayrı evlenmeden önce
zihnimizde provasını yaptığımız her şeyi orada yaşıyoruz. Yaşıyorduk.
Hastaneye sabah saatlerinde yoğun bakıma getirilen adam ölüyor. Etrafındaki görevlilerin telaşı
bitiyor. Ölürken bir iki defa açıp kapadığı ağzından sanki kurum çıkıyor. Zihnim umuttan
uzaklaşıyor.
Şimdi ben, burada bir aralıktayım. Umut ile korkunun girdabında, yer ile gök arasında bir
yerdeyim. Sonsuz sayıda koridoru olan bir labirentin içindeyim. Uzaklarda bir yerde Günseli
oturuyor. Kardeşim Vahit’in eşi. Onu bir ağabey gibi sevmeme rağmen beni hiç sevemedi. Hiç dile
getirmese de yaptığı mal mülk hesabı neredeyse görülebilecek kadar yoğun. İçinden coşkun nehirler
akıyor. Sevincini saklayamıyor. Vahit’e, “Doğru duvar yıkılmaz, senin hakkını yedi ondan oldu.”
diyor. “Annenlerin onun için ayırdığı eve biz geçeriz.” sözünü kendine saklıyor, ama öyle
düşünürken kocasına baktığı sırada, yüzünde zafer kazanmış gibi mağrur bir ifade beliriyor. “Hiçbir
zaman eşit tutmadılar seni ağabeyinle…” diyerek uzaklaşıyor oradan. Neşesini gizlemek için sık sık
lavaboya giderek aynada en inandırıcı üzgün ifadeyi deniyor. Sahte hüzün iliştirdiği gözleriyle
tekrar koridordaki sarı demir banklara oturuyor.

Kâmil hastanenin üçüncü katında sağdan ilk odada yatıyor. Kaygısı dağları aşmış. “Ulan Nahit,
ölme sakın!” diyor. “Ömrümce ne biriktirdiysem sana verdim. Bok vardı da geçen hafta aklına uyup
senin üstüne malımı mülkümü yaptım. Cartayı çekersen ben şimdi kime ne anlatırım? Avradı beş
parasız boşayacağım derken bütün emeklerin boşa gidecek salak Kâmil!” diye sürekli kendini
azarlıyor. Düşündüklerini, kederli bir gülümsemeyle izliyorum. “Ya Çakal, yengeye yapacağımız
yamuk yaramadı oğlum bize.” diyorum.

Nihayet Hafize hastaneye geliyor. Yanında iki arkadaşı koluna girmiş. Ağlıyor. Yüreğinden kan
damlıyor adeta. Her kıvrımını bildiğim vücudu iki büklüm. “Söyleyemedim,” diyor arkadaşına,
“hamile olduğumu bilmiyordu.” Öne arkaya sallanıyor. Şaşkınlığım başımı daha çok döndürüyor.
Yarım kalmışlığı bir tek onda görüyorum. Evlatlarımı görmek istiyorum.


Başımı esneyen bir cama çarpıyorum. Tekrar deniyorum, kuvvetli bir rüzgâr tarafından tekrar
karanlığın bağrına itiliyorum. Sert yoğun bir kahve kokusu etrafı sarıyor. Siyah pelerinli hemşire
içiyor olmalı. Arkası dönük hemşire yorgun bir yarasaya dönüşüyor birden. Kanatlarını açarak beni
üstüne oturtuyor. Bir girdabın içinde sonsuz boşluğa düşüyormuşum gibi bir hisle korkuya
kapılıyorum. Ablalarım koşarak hastaneye giriyor. Doktor panikle başucuma geliyor. Yorgun yarasa
yükseliyor. Ölüyor muyum? Hayır. Hayır kıpırdayamıyorum. Çaresizlik… Boğazımda bir demir
kanca, başımı aşağıya indirmek istedikçe yükseliyorum tüm gövdemle. Yükseldikçe her yaşta
kendimi başka bir aynada görüyorum, hepsi ayrı ayrı parçalanıyor. Her suretim paramparça.
Etrafımda farklı yaşlarda kadın, erkek, çocuk, birçok insan koşuyor. Uçar gibi, yüzer gibi
hareket ediyorlar. Herkes aynı yöne gidiyor. Bir tatlı meltem fısıldıyor, Arasat’mış gittiğimiz yer.
“Başınız sağ olsun.” dileği ile hastanede bekleyenlerin çığlıkları yükseldiğim katlara erişiyor.


1980’de Akşehir’de dünyaya geldi. Tarih öğretmeni. Ankara’da yaşıyor. "BAKTIĞIM HER YERDE" isimli öykü kitabının yazarı. Evli. Arif Göktuğ ve Aziz Gökberk’in annesi…

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar

İlginizi Çekecek Diğer Yazılar (AI)