Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
Üstü kalsın…
Cemal Süreya’nın varoluşsal bu şiirindeki dizeleri benim için çok çarpıcıdır ve zihnimin bir köşesine kazınmış durumdadır. Hatta daha önce bu platformda yazdığım “Ölmeyin benden önce” başlıklı yazımın sonunu da bu şiirle bitirmiştim.
Dönelim Süreya’ya. Fena bir hayat yaşamadığını söyler ama aynı zamanda “Üstü kalsın” diyerek tanrıdan alacaklı olduğunu ima eder; sonra o alacağı yine “Üstü kalsın” diyerek sildiğini söyler. Gururlu, hüzünlü hem bir vedalaşma hem bir teşekkür hem de hayata düşkünlüğün son ilanıdır bu. İnsanın okurken her seferinde içini burkar. Trajik bir ironiyle, Süreya’nın da 59 yaşında dünyadan ayrılması, bu sözlerin arkasındaki acıyı katmerler; sanki yazgı, şiirini hayatına mühürlemiştir.
Şair, “Her ölüm erken ölümdür” diyerek evrensel bir gerçeğin altını çizerken, içimizdeki tüm itirazları da dile getirir. Çünkü insan, sevdiği bir canı uğurlarken asla “Tamamdı, yetti” diyemez. Hep bir “keşke” kalır, havada asılı. Hep eksik bir kafiye, yarım kalmış bir cümle. Zihnimiz, o yarım kalmış bir cümlenin son noktasını koymak için çırpınır durur.
Ne zaman birini erken kaybetsek, hepimizin yüreğine bu acı sızı yayılır. O kişi için söylenecek son sözler, yapılacak planlar, gidilecek yerler vardır. Zihnimizde, tamamlanmamış bir hikâyenin son sayfaları hep boş kalır. Bu, sadece ölen için değil, arkada kalanlar için de “eksik” kalıştır. O havada asılı kalan “Daha vakti vardı” cümlesi hem bir isyan çığlığı hem de için için yanan bir hüznün ta kendisidir.
Peki ya biz, geride kalanlar?
İşte tam da burada şairin o zarif dirayetine sığınmak gerekir: “Aldığın şu hayat fena değildir.”
Evet, kabul. Hayat kırık döküktür. Eksikliklerle, hüsranlarla, acılarla doludur. Ama aynı zamanda içinde öyle anlar saklar ki, bir kahvenin kokusu, bir dostun bakışı, bir sabahın sessizliği bile başlı başına bir armağandır. Bu küçük, sıradan mucizeler, hayatın ödediği bir tür sessiz borçtur bize. Yaşam, hatalarıyla, günahlarıyla, sevaplarıyla yine de bize aittir. Küçümsenecek ve hor görülecek bir şey asla değildir. Nefis bir deneyimdir.
Belki de mesele tam burada gizlidir. Ölümün soğuk gölgesine saplanıp kalmadan, hayatın küçük güzelliklerini fark edebilmekte ve yaşadığımız her deneyimin, iyi ya da kötü, hakkını vermekte.
Çünkü ölümün kaçınılmaz gölgesi bize sahnede kaldığımız sürenin kıymetini hatırlatır. Çünkü son perde er geç elbet inecek. Bu kaçınılmaz. Mesele, o perde inene dek oyunu tüm ihtişamıyla oynamak; repliklerimizi doya doya söylemek ve sahneden indiğimizde arkamızda “keşke”ler değil, “iyi ki”ler bırakabilmektir.
Belki de hepimizin yapması gereken, Süreya’nın o gururlu ve zarif tavrını içselleştirmek ve benimsemektir. Yaratanın bize verdiği ve bir gün geri alacağı bu deneyimi en iyi şekilde sonuna kadar yaşamak. Ve vedalaşma vakti geldiğinde yüreğimiz sızıyla dolu olsa da, erken olduğunu düşünsek de, derin bir nefes alıp şunu diyebilmek: “Üstü kalsın.”
Peki, o halde ölümle aramızdaki mesafe nedir diye bir soruyla bitireyim yazıyı? Bir nefes kadar mı? Nefes al, nefes ver! Varsın. Nefes alıp vermiyorsan, yoksun! Ne zaman, nereden ve nasıl çıkıp geleceğini bilmediğimize göre aslında ölümle aramızda bir mesafe yok mu?
Bu yazıyı hiç tamamlayamayabilirdim mesela veya siz hiç okumayabilirdiniz.
Madem kaçış yok. O zaman iyi yaşanmış her an, asla ziyan edilmemiş bir hazinedir diyelim ve her an ile nefesin kıymetini bilelim.
“Yaşamak güzel şey be kardeşim. “ Nazım Hikmet
Fotoğraf: Evin bahçesinden gökyüzü – Kanada / A.Semih İşevi


















