Meyvenin çürük tarafını dişlediniz mi hiç? Yanlışlıkla! Hemen tükürmek gerekir değil mi? Kazara yutarsak mide bulantısına yol açabilir. (Bir bardak ayran içebilirsiniz.)
Baba deyince çürük bir meyveyi dişleyip tüküren birinin yüz ifadesi gelir aklıma. Yedi aylık bebekmişim bırakıp gittiğinde. Hiç mi merak etmez insan, hiç mi aklına düşmemişim? Annem büyüttü beni. Çocukluğum kolay geçmedi. Hep bir boşluk duygusu boğazımda. Bazen çaresizlik. Çoğu zaman da katıksız acı.
Doğduğum şehre sığamadım büyüyünce. Ankara’dan taşınırsam iyileşirim dedim. İstanbul’a yerleştim. Küçük olsa da evimin kapısı herkese açıktır. Tiyatrocular, seslendirme oyuncuları eksik olmazdı bahçemden. Her gece mangal yakar şişelerce rakı içerdik. Şehir dışından gelenler bir şişe “büyük” karşılığında günlerce bende kalırdı. Evini boyatanlar yatak odama yerleşirdi. Sesimi çıkarmaz koltukta yatardım. Parası bitenler borç alır geri getirmezdi. Sözde çok severlerdi beni. İsim bile takmışlardı. “Akın Baba” derlerdi bana.
“Vay! Ne haber Akın Baba? Dün dizide izledik seni. Bir rakı ısmarlarsın artık.”
İtiraf etmek gerekirse içmeden nefes almaya katlanamıyordum. “Övgüye Değer Erkek Oyuncu Ödülü” aldığım gece bile kutlama yapan biri gibi içmedim. Haberi vermek için annemi aramayı çok istedim. Yapamadım. O şerefsiz adamla ikinci kez evlendiği gün görüşmeyi bıraktım.
Öyle çok döverdi ki annemi… Düşündükçe…
Sadece annem olsa iyi. Hep kırdılar kalbimi. Kalbim kırılınca mangalı yakardım. Soğan, patates, patlıcan közlerdim. Kalabalık sofralarda unuturdum kim olduğumu. (Kederli zamanlarda arkadaşlarınızı çağırabilirsiniz.) Ev boşaldığında çoktan sızmış olurdum. Rüyamda Müfide’yi görür ağlayarak uyanırdım.
Müfide. Gözleri mavi. Saçları mazimiz gibi kara. Bütün arkadaşlarımla birlikte oldu ama iş benimle sevişmeye gelince yan çizerdi. Her gün arardı beni. Dertleşmek için gece yatıya kalmak için. Parası bitince de hesap numarasını yollardı. Gönderirdim elbette.
Sevgililerimi de beğenmezdi Müfide… Madem beğenmiyorsun gel gir koynuma değil mi? İt gibi peşinden koşturur gider başkasıyla sevişirdi.
Benimle birlikte olan kadınları da anlamıyordum. Hepsi başka şeyden yakınırdı.
“Haftada iki kez iç!”
“Kilo ver.”
“Sigarayı bırak!”
“O ayakkabıyı giyme.”
“Şu parfümü sıkma.”
“Paranı dikkatli harca.”
Yok mu beni olduğum gibi sevecek bir kişi bile?
Pek konuşkan değilim ama sıkıcı da sayılmam. Bakkalla, manavla sohbet ederim. Yaşlı teyzelerin pazar çantalarını taşırım. Eski sevgilim Nalân sabırlı biri olduğumu söylerdi. Beni Burak için terk etmeseydi evlenme teklifi edecektim ona. Sahnede elini kolunu ne yapacağını bilemeyen bir adamın kendine bu derece âşık olmasını aklım almıyor. Zengin züppe.
Nalân biraz da para yüzünden terk etti beni. Kıyıda köşede beş kuruşum yokmuş. Burak aileden zengin. Doğuştan şanslı.
Dürüst olmak gerekirse bir konu daha var. Müfide Nalân’a takmıştı kafayı. Aramızı bozmak istedi. Derdi sevgilim olmak değildi. Onun için kol kanat geren bir babadan farkım yoktu. Çok kıskanıyordu Müfide Nalân’ı. Sadece güzel değildi çünkü. Sürekli kitap okurdu. Öyküler yazardı. Kolayca yanına yaklaşılacak kadın değildi. Bende ne buldu peki?
Sorduğumda “Kalbin temiz,” demişti. “Ama şu kadını etrafımızda istemiyorum. Bazen onu unutamadığını düşünüyorum.”
Müfide’ye her baktığımda annemin yüzünü gördüğümü nasıl itiraf edecektim? Bunu ben bile geç fark ettim. (İçinize atmayın, birine anlatın.) Sonunda anladı her şeyi. Beni terk etti.
Bir de baktım Burak’ın sevgilisi olmuş. İçime oturdu… Başka birini seçse bu kadar canım yanmazdı. Kendime kızmakla geçiyor günlerim.
Çürük meyveyim işte. Babama göre değersiz biriyim.
Yaşıyor mu diye araştırma yaptığımda kaderime küfrettim. Babam ünlü yapımcı Aras Alkış’ın sağ koluymuş. Ben oyunculuk seçmelerinde rolü kapmak için kıçımı yırtarken babam kadroda kimlerin olacağına karar verebiliyormuş. Hayatın kazıklarına bak.
Beni hiç mi merak etmedi? İçinde biraz olsun sevgi kırıntısı yok muydu? Hep sordum bunları kendime.
İki ay önce telefon numarasını buldum. Aradım onu. Kendimi tanıtır tanıtmaz, “Beni bir daha arama,” dedi. “Neden?” diye sordum. Suratıma kapattı telefonu. Çocuk gibi ağladım. O gece Kaya geldi bahçeye. Türkiye’nin en iyi aktörlerinden biridir. “Yaralarını yala,” dedi bana. “Kedi gibi. Başka çare yok. Benim babam da aynı. Tek damla gözyaşına değmez bunlar.”
İçimden tekrar etmeye başladım. Yaralarını yala!
Nalân’ın fotoğrafına baktı.
“Buzdolabının üstünden indiremedim,” dedim.
“Gitmesine neden izin verdin öyleyse?”
“…”
“Nişanlanmışlar Burak’la.”
Boğazıma bir yumru oturdu duyunca. Gözlerim yanmaya başladı. En büyük korkumdu onun evlenmesi. Sanki evlenmese bana geri dönecekti. Yaralarını yala şimdi! Hadi!
“Tuhaf bir söylenti dolaşıyor ortalıkta” diyerek devam etti Kaya. “Şevket diye bir amcaoğlu varmış. Gözünü kırpmadan vurur Burak’ı dediler. Öyle âşıkmış Nalân’a. Geçen gün tiyatroyu basmış Şevket. Paçayı zor kurtarmış seninki. Korkudan donuna kaçırmış.”
Şevket! Tabii ya. Şevket. Amcaoğlu Şevket. Nalân getirmişti onu buraya. Bahçede rakı içmiştik beraber. Ne tuhaf herif demiştim içimden. Kasketini kafasından hiç çıkarmıyor. Kalkıp gidecekmiş gibi eğreti oturuyor. Başı da hep önünde. Üçüncü kadehten sonra ayağa kalktı, ayakkabılarını çıkardı. Başparmağı delik çoraplarıyla toprağa bastı. Nihayet kafasını kaldırıp gözlerimizin içine baktı.
“Size bir şiir okumak istiyorum,” dedi. “Behçet Baba’dan!”
Şevket ve şiir. İnanamadım. Ezberlediği tek şiirmiş:
“Adı, soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti/ Kapanır parantez.”
Çok sevmiştim şiiri. Ben de ezberledim.
Umudum Şevket… Burak’ın façasını çizmiş.
Yaparsa dedim içimden. Şevket yapar bu işi.
Bir hafta geçti. Bugün yarın gelir haberi.
Umudum Şevket.
Bozar bu işi.

















